Sunday, 24 October 2010

Dying in the sun..


İki yıl oldu. İki yıldır içindeyim. İki yıldır içimdesin. İki yıldır bekliyorum. İki yıldır kabulleniyorum benim olmadığını. İki yıldır biliyorum benim olmayacağını. Yine de yaşadığım tüm gelgitlerden sonra evimde balıklarımın yanımda çayımı yudumlarken seni düşüyorum. Ve iki yıldır bildiğin halde kırıldığımı, canımın yandığını, bırakmıyorsun beni. Git diyorum, gitmiyorsun. Kal diyorum, kalmıyorsun. Ne istediğini soruyorum, grileri diyorsun.
Ayrı kaldığımız zamanlar oldu. Senden uzak olduğumda bitti sandığım şeyler bana sımsıkı sarıldığın anda geri döndüler. Bitti sandığım şeyler, geri döndüğünde her gece benimle yatağıma uzanır oldu.
Nefret ediyorum aslında senden. Yüzüne baktığımda çılgınca tokatlamak istiyorum seni. Göğsünü yumruklamak istiyorum. Canını yakmak istiyorum. Canının yanabileceğini görmek istiyorum. Bana dokunuyorsun. Parmaklarında yanan korlar varmış gibi hissediyorum. Tenim yanıyor. Bana daha çok dokun istiyorum. Dudaklarıma, boynuma, omuzlarıma dokun istiyorum. Değdiğin yerler kopup gidiyor sanki vücudumdan. O an hepsi senin oluyor. Sen de şımarık bir çocuğun oyuncaklarını sağa sola çarptığı gibi oynuyorsun benimle, benden ayrılıp senin olanla. Canın sıkılınca bırakıyorsun bir köşeye. Hayattan yoruldukça da kaçıp geliyorsun tekrar. Nasıl olsa oyuncaklar hareket etmez. Nasıl olsa oyuncaklar koyduğun köşede bekler seni. Eminim ki oyuncağını almak isteyen biri olduğunda düşünmeden ellerinle vermekten çekinmeyeceksin. Düşünüyorum da acaba arar mısın giden oyuncağını?
Sen yokken bir sürü insan oldu hayatımda. İçimi kemiren de oldu, ona karşı tek bir adım atsam beni göklere çıkaracak olanlar da. Ben hiçbiriyle mutlu olamadım. Senin canımı acıtmanı özledim. Gecenin bir anında gözümü açtığımda yanımda duran, bana karşı en ufak bir his taşımadığını bildiğim seni görmeyi özledim.
Seninle olmak istediğim ilk anı hatırlıyorum. Hep hatırladım. Üç kişiydik. O akşam yine saçma sapan bir şeylere gülerken sana baktım. Karşımda oturuyordun. Ne güzel olurdu dedim. Sen ve ben biz olsak ne güzel olurdu diye düşündüm. İşte o akşamdan beri iki yıl oldu ve ben hala biz olmayı istiyorum. Ve ben bunu istediğim için bana ulaşmak istediğin her an yanında oluyorum. Sen var olmamı istemediğinde yok oluyorum.
Bunun nereye kadar gideceğini bilmiyorum. Şu anda tek bildiğim iki yıl olduğu.
İki yıldır içindeyim. İki yıldır içimdesin.

Thursday, 2 September 2010

Tüy

Biliyorum, her seçiş bir vazgeçiştir. Ama ben istemeyerek seçiyorum. Zorunda olduğum için seçiyorum. Seçmeye zorunda bırakılıyorum. Ben seçmiyorum. Benim yerime seçilmişleri kabulleniyorum. Bana kimse hikaye anlatmasın bir şeyi çok isteyince olur diye. İstiyorum deliler gibi. Korkutuyorlar. Onlarca adım atmak istiyorum bu yolda. Çok çalışmak istiyorum. Herkesin söylediği gibi ikisini de aynı anda yapmak istiyorum. Buna enerjim var, buna isteğim var, buna cesaretim var. İmkânım yok elimde. Birlikte yap demek kolay, birlikte yapabileceğim şartlar yok. Ah ulan hayat. Yetmedi mi hala? Adım atmak için ayağımı her kaldırdığımda neden omuzlarımdan tutup geri çekiyorsun beni? Neden izin vermiyorsun yavaş yavaş da olsa ilerlememe? Kızıyorum, üzülüyorum, isyan ediyorum da artık. Ellerim hep boş kalıyor! Dondurmasının en tatlı yeri yere düşmüş, süslü uçan balonu yok yere patlamış bir çocuk gibi buruk kalıyorum her seferinde. Yapma! Yapma artık. Bırak etrafta koşuşturayım balonumla. Bırak da kırabileyim artık zincirlerimi. Bırak da yaklaşabileyim hayalime. Bırak beni gideyim. N’olur! Bu haldeyken sana bir yararım olmaz. Kendimeyse çok zararım olur. Dünyanın bir mutsuz insana daha ihtiyacı yok. Bırak ben de mutluluğum için gerekenleri yapayım. Her işte bir hayır vardır, inanırım. Ama ardı ardına gelen imkânsızlıklarda ne hayır olduğunu gerçekten anlayamıyorum. Madem geri çekiyorsun beni, bari tutunacak bir mazeret göster. Bari bardağın dolu tarafını da göster. Yapma gözünü seveyim. Bırak artık beni. Bırak da ait olayım bir yerlere. Bırak da kendimi bulayım. Bulamasam bile arama yolunda, bulabilme umudumun olduğu yerlere bakabileyim.
Yanlış anlama olmasın. Hayatla yetinemeyen, değerini bilmeyen biri değilim. Sahip olduklarım için şükretmesini her zaman bilmişimdir. Yalnızca amaçlarım, hedeflerim var benim. Gerçek mutluluğu bulacağıma inandığım yollar var. Ben biraz da o yollardan gitmek istiyorum. O yollarda koşup yorulmak, düşüp kalkmak istiyorum. Yollarımın önündeki demir kilitlerin anahtarlarını ver artık bana. Ya da nerede olduğunun ipuçlarını ver en azından. Ben bir şekilde bulup açarım onları. Yeter ki sen bulabilmeme izin ver.

Wednesday, 18 August 2010

Türbülans

Hayaller güzel ve mutlu. Hayaller güvenli. Hayaller benim yaşadığım yer. Hayallerde yaşadıklarım kimselerin bilmediği, kimselerin hissedemediği benden başka. Hayali sahnelerde hayali seyircilere oynadığım hayali senaryolar, hayali tablolardaki hayali siluetim, hayali şarkılarda bahsedilen hayali kadın olmak..
Hayalim ben, gerçek olamıyorum.
Hayalim, gerçeklere dokunamıyorum.
Hayal olarak kalmak istiyorum. Dünyaya çıkmamak istiyorum. Dünyadakilerle tek ilişkim onların rüyalarına kaçıp bedenlerine aşk bırakmak olsun istiyorum. İçimdeki aşkı dağıtmak istiyorum.

Biraz sonra balkondan uçup evlerin ışıklarına basa basa Boğaz’da kayıp giden vapurlardan birinin üzerine tüneyeceğim. Rüzgâr esecek, bana kokular getirecek, güzel kokular. Hepsini içime çekeceğim ve bir daha hiç unutmayacağım. Bütün seslere kapatacağım kendimi. Kulaklarımı kaldırıp cebime koyacağım. Sonra içimde bir müzik çalmaya başlayacak. Etrafımdaki her şeyin birbirinden alakasız, gürültülü senfonileri birbirine karışırken bedenimin içinde sadece beni mutlu eden o müzik olacak. Sonra sessizce parıldayan insanların yanına gideceğim. Omzumu omuzlarına yaslayıp öylece oturacağım bir süre. Zamanı gelince gözlerinin içine bakıp tüm duygularını, içlerindeki en derin, en yoğun anları tek tek okuyacağım. Onlarla tek olacağım. Onlarla hayatı anlayacağım. Onlarla hayat olacağım. Dokunacağım onlara hiç çekinmeden. Onlar bilmeyecek, rüzgâr zannedecek. Parmaklarımdaki sevgiyle, şefkatle uzanacağım yüzlerine. Parmak uçlarımla ezberleyeceğim yüzlerini, tenlerini..

Derken bir martının sabah çığlığıyla gözlerimi açacağım yatağımda. Gördüğüm ilk görüntü pencereme dek yükselen ağacın oynaşan yeşil yaprakları olacak. Sabahın kirlenmemiş havasıyla dolu olacak odamın içi, benim içim. Çift kişilik yatağımdaki tek kişilik mutluluğumun ardından sıyrılma vakti gelecek huzurdan. Rüyamdan arta kalan son damlalar da banyodaki aynanın karşısında yüzümden tek tek akıp lavabo giderinin karanlığına karışacak.

Ve ben kostümlerimi giyip boyalarımı sürüp takıp takıştırıp 25 yıldır bıkıp usanarak sahnelediğim oyunun tekrarıyla seyircilerin karşısına çıkacağım perde kapandığında alkışlanmayı umarak.

Tuesday, 17 August 2010

Dantel

Ağzımda belli belirsiz bir tat var şu anda. Sıcacık diyemeyeceğim. Güzel ve iyi hissettiriyor sadece. Tiramisu tadında bir partner, olmak istediğim tek şehirde olabilecek en güzel manzaranın önünde, bir şişe beyaz şarap, içini serinleten bir esinti eşliğinde hayatı anlatmak birbirine.. Sonrasında evinin güven ve huzurunda şarkılar mırıldanarak şehri ve gözlerini kapamış şarkını dinleyen güzel erkeğin hatlarını ve detaylarını izlemek, gözlerinle okşamak saçlarını.. Sıcak ve bunaltıcı bir yaz akşamında çekinmeden sevmek birbirini, sorgulamadan, yalnızca o an sevmek için sevmek.. O anın içinde, onun dokunuşlarında yaşamak.. Her hücrenin terlemesi ve terinin karışması onunkine.. Islak saçlarını koklamak, öpmek alnını güzel başı göğsünde tatlı bir ağırlık yaparken.. Yalnızca bir gece için de olsa insanlığı her yönüyle paylaşmak.. Bakışında kendi bakışını, yansımanı görmek.. Gözlerimdeki gülüşü görmesi ve bunu dile getirip takdir edebilecek kadar erkek oluşu..
Bir pazartesi rüyası oldu hayatımda. İyi ki de oldu. İyi ki de tanıdım, iyi ki de paylaştım beni onunla. Ağzımdaki tadı, bana bıraktığı gülümsemeler, kumral saçlarının rüzgarda oynaşmasının fotoğrafıyla kapıyı kapadım arkasından, bir damla bile üzüntü duymadan, bir an bile pişmanlık hissetmeden.. Tam anlamıyla bir hafiflikle, İtalyan usulü bir veda ile..

Monday, 2 August 2010

Plan

Ruhum gezinmeye başladı yine türlü dünyalarda. İstediğim yalnızca kendimi bulabilmek, gerçek olduğumu hissedebilmek.. Bu hissin geçmesini diliyorum nicedir. Sanki bir ben varım, bir de bedenim var. Ne yazık ki çoğu zaman koordineli çalışmıyorlar. Bölünüyorum. İçinde olduğum yerin çok dışında oluyorum. Hani olur ya bir rüya görürsün, rüyadaki insanları ve yaşananları dışarıdan izlersin sadece. Hayalet gibi. Bazen kendini bile görürsün dışarıdan. Müdahale edemezsin, etmezsin. Sadece bakarsın. Anlamaya bile çalışmazsın. Bakarsın. Öyle işte. Bakıyorum, izliyorum. Görünmemek istiyorum, saklanıyorum. Gözlerime gerçekmiş gibi bir bakış oturtuyorum, beni salıveriyorum havaya. Ben geziniyor. Ben düşünüyor. Ben uçuyor. Beden robotlaşıyor. Beden esprilere gülüyor, beden konuşmalara katılıyor, beden yazıp çiziyor. Ben uçuyor. Ben uyuşmuş. Ben kaybolmuş. Ben nereye gideceğini bilmiyor. Ben ne istediğini bilmiyor. Ben sadece uçuyor. Ben bedenle birleşmeyi bekliyor. Ben bir şeylere tutunmayı, ben bir amaç bulmayı bekliyor. Ben bedeni doldurabilmek istiyor.

Tuesday, 27 July 2010

Bal kaymak

Bugün..
Sihirli kelime bugün..

Hafızamın bu duruma gelmesinin nedeni ben miyim acaba? Hiçbir şey hatırlamamak, unutmak istediğim bir şey miydi aslında? Herşeyi unutmak benim tercihim miydi?

Geriye dönüp baktığımda herşey flu, herşey bulanık, yarım yamalak.. Anılarım yok oluyor, hissettiklerim yok oluyor.. Yaşanmamış gibi..

Demek ki aslında önemli olan bugün. Yaşamak aslında bugünde. Önemli olan herşey bugünde. Bugünler, yarın unutulacak dünler.

Yaşamak ne kadar kolay aslında. Yaşayacağın sadece bir gün. Sağlam yaşarsan bugünü yarın da sağlam olur. Yarın henüz yaşanmamış bugün olur. Sıkıntı niye, üzülmek niye? Nasılsa unutulmayacak mı?

Diyorum ama.. Engel olamıyorum yarım kalmalara, engel olamıyorum boğazımdaki yumrulara, engel olamıyorum kalbimin kanamasına.. Engel olamıyorum işte..

Unutacağımı bildiğim her hissi çok derinden yaşamamayı öğrenemedim. Çürüklerin ilerlemesini durduramıyorum. Sevginin, anlayışın yerini sinir, öfke ve bencilliğin almasını durduramıyorum.

Solan bir çiçek gibi kapanıyorum içime. Unutulmuş ve unutulacak dünlerin, yüzlerin, seslerin, dokuların içinde renkli yapraklarımdaki su, hayat çekiliyor yavaş yavaş. Rengim parlaklığını kaybedip sönük bir sarıya dönüyor.


Sağlam bugünlerde suyumu arıyorum. Umutlar, hayaller geri gelin.. Aşk geri gelsin.. Aşkın her türlüsü geri gelsin. İyi kötü fark etmez.. Bencilliğimi alsın yeter. Yeniden hissedebileyim yeter. İçim aksın, sevgi gelsin, renkler gelsin, bugün gelsin.

Gelsin..
Ya da ben gideceğim..

Monday, 26 July 2010

Ateş böceği.. Evet, evet bu bir ateş böceği.. Demek ki onu görmek için en karanlık anı beklemek gerekiyor. Demek ki aslında derin karanlıklardan korkmamak gerek. O karanlıkların içinde aslında ateş böcekleri gizleniyor. Karanlığın içindeyim, uzaktan görüyorum onu. El sallıyor sanki. Ya da bana öyle geliyor. Yaklaşmalıyım ona. Çekinerek, ürkerek atıyorum adımlarını ona doğru.

Uzun zamandır beklediğim bu minik ateş böceğiydi. Şimdi gitmeliyim ona doğru.

Uzun zamandır kalbim küçük şeker parçaları pompalamamıştı kanımın içine karışan.

Monday, 19 July 2010

Özet

First, there is desire.
Then, passion.
Then, suspicion.
Jealousy.
Anger.
Betrayal.
When love is for the highest bidder, there can be no trust.
Without trust, there can be no love.
Jealousy, yes, jealousy will drive you mad.

Şifa

Toparlanıyorum sanki. Acaba tekrar aynı yanlışlara düşecek miyim? Aynı hatalara düşüp üzecek miyim kendimi?

Bana yazılar yazdıran esinti uçtu, gitti. Sanki onu hiç tanımamış gibiyim. Halbuki dibe vurduğum anları yaşadım o varken. Aslında o hiç olmadı da ben olabilir sanmıştım. Bu denemem de başarısız olunca dibe vurmuştum. Onunla ilgisi yoktu yani. Ona olan kızgınlığımın ve kırgınlığımın çok kısa sürmesinin nedeni de budur sanırım. Aslında o olduğu gibi olmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ben onu kafamda farklı yaratmıştım. Ona sığınmak istemiştim geçmişi geçmişte bırakabilmek için. Aslında hayatıma girmesindeki amaca ulaşılmıştı. Görevini tamamlayıp gitmesi beni üzmüyor şimdi. Yolu açık olsun.

Peki ya şimdi geçmişle neler olacak? Eski özlemler geri gelecek mi? Eski hisler? Yalnızca dokunmaya, dokunulmaya, sevilmeye, özlenmeye olan açlığımın yanlış yollara itmesi korkutuyor beni. İradesizliğime bir kez daha yenilmek küçük düşürecek beni kendi gözümde. Kendime olan sevgimin boyutlarını düşünürsek pek de iç açıcı bir tabloyla karşı karşıya kalmayacağımızı görebiliyorum. Yapılacak herşeyi bilip de yapamamak ne demek? Mantık kayboluyor görünmez duyguların, görünmez elektriklenmelerin ardında.

Hiç mi güvenmiyorum artık sana yoksa içten içe n’olursa olsun deyip teslim olmak mı istiyorum bana yaşatacaklarına? Çelişkiler geldi yine. Duyduklarımı unutamıyorum bir türlü. Yaşadıklarımızı ben biliyorum. Seni gördüğüm zamanlardaki heyecanlarımı, bana sarıldığında kalbinin nasıl çarptığını ben biliyorum. Ama ya duyduklarım? Ya duyduklarım gerçekten senin tarafından dillendirildiyse? Soramıyorum da sana. Onaylamandan korkuyorum. Ben herşeyi kirlettim demenden korkuyorum. Eğer gerçekten sen kirlettiysen herşeyi hala bana bakacak, benimle zamanı paylaşacak kadar rahat olabilmen korkutuyor beni. Perdenin arkasında sakladığın benliğini sadece bana karşı sakladığını, aslında yalnızca beni perdenin arkasında sakladığını öğrenmek ne yapar bana? Benim kafamda yalnızca sen ve ben varken, senin hayatında küçük bir çekmecede kilitli olmak, herkese beni küçük oyuncağın olarak anlatmanı öğrenmek nelere sebep olur? Şimdi sana olan hissizliğimin sebebi bu ihtimal işte. Bana ulaşmaya çalıştığında, karşımda durduğunda yüzünde kara boyalar görüyorum. Temizleyebilecek misin o boyaları? Peki benim yüzüme çaldığın, bulaştırdığın kara boyalar nasıl temizlenecek? Hadi diyelim uğraştık, didindik, belli belirsiz kalıntılarla temizledik pislikleri, ya sonra? Aynı yollardan mı yürüyeceğiz tekrar? Attığımız adımlar çamurlu sokaklara doğru mu olacak yoksa temiz ve güvenli caddelerde yan yana mı yürüyeceğiz bu kez?

Wednesday, 23 June 2010

Kokteyl

Yağmurum ben; altında ıslanmak istemediğin ama pencereden bakmaktan kendini alamadığın..

Rakıyım ben; yalnızken tadı yüzünü buruşturan ama mezesi yanındayken kendinden geçiren..

Duvardaki yazıyım ben; yazanı dışında kimsenin anlamadığı..

Masalım ben; kahramanı olmanın hayalini kurduran..

Bebeğim ben; konuşmayı bilmediği için derdini anlatamayan..

Sigara dumanıyım ben; usulca iki dudak arasından çıkıp gökyüzünde kaybolan..

Balığım ben; denizin derinliğinde kimselerin görmediğini görebilen..

Kemanım ben; çalmasını bilen ellerde mest eden..

Dostum ben; konuşmaya bile gerek kalmadan anlaşacağın..

Dönmedolabım ben; yolcuları değişse de aynı yerde dönüp duran..

Anneyim ben; hayattan kaçmak istediğinde sığınabileceğin her an..

Zamanım ben; asla yorulmadan koşarcasına akıp giden..

Aşığın, sevgilinim ben; uzaklarda olsan da uyurken bırakmayacak elini..

Seninim ben; sadece senin olmak isteyen..

Friday, 18 June 2010

Rachmaninov

Uzaklardan bir yerlerden bir haber aldım bugün. Hayallerinin peşinden giden birinden bir haber aldım. Mutluluğun haberini aldım. Gidemeyecek olmama üzüldüm. Boğulduğum hayatımı bırakamayacağım, biliyorum. Göz altlarım mor uyanmaya devam edeceğim her gün. Böyle böyle çürüyüp yok olacak güzelliğim, heyecanlarım, çocukluğum, gençliğim, hayatım. Herkes bana saçmalamamamı söyleyecek. Ben de sırf bunu duymamak için konuşamayacağım kimseyle. Saçmalayamayacağım. “Herkesin sorunları var..“ “Kim tam anlamıyla mutlu ki..” “Bunun için değer mi bu kadar üzülmeye..” “Sen güçlü birisin..” “Sen herşeyin daha iyisini hak ediyorsun..” “Hayat güzel şeyler getirecek sana..” “Daha yolun başındasın..” “Sen çok iyi birisin..” “Daha ne yaşadın ki..” Sahi, ben ne yaşadım ki? Yaşayamadım ki bir türlü. Her seferinde bir seviye daha ileri oldu önüme çıkan saçmalıklar. Uyuştuğumu hissediyorum artık. Tam anlamıyla kızamıyorum, tam anlamıyla üzülemiyorum, tam anlamıyla sevinemiyorum, hakkını vererek ağlayamıyorum. Uyuşuyorum, hissizleşiyorum. Bir duygunun hissedememesi nasıl bir eziyettir kimse bilmez. Özünü kaybetmek gibi bir şey bu. Hislerini kaybetmek. Hayat boyu anıldığın şekli kaybetmek.

Öğüt vermeyin bana. Üzülme demeyin. Saçmalama demeyin. Daha çok küçüksün sakın demeyin. Siz öyle dedikçe ben daha da yalnızlaşıyorum. Kendimden bile kaçıyorum. Gitmek istemem bundan işte. İster takıntı deyin, ister saçmalık.
Ben gidince üzüleceksiniz. Ama sadece bir süre. Sonra unutacaksınız. Benim sizde bıraktığım bir iz yok çünkü. Benim hayata bırakabildiğim hiçbir şey yok. Benim size bırakabildiğim bir şey yok.

Ben gidince annem üzülecek, hırpalıyacak kendini. Kendini bir türlü bulamamış, güvensiz, buruk, hep yanlış tercihler yapan, hiç büyüyemeyen çocuğu için ağlayacak. Ona karşı hep kapalı olduğum, hiçbir şey paylaşmadığım için beni suçlayacak. Onu hiçbir zaman anlayamadığımı, onu sevmediğimi, onu hep eleştirdiğimi düşünecek. Aklına güzel bir anı gelmeyecek büyük ihtimalle. Ona rağmen eksikliğimi çok hissedecek.

Ben gidince babam üzülecek, çok canı yanacak. Hiçbir şey paylaşmasa bile hayattaki tek gerçek yakını yok olacak. Övündüğü, bakınca içi gittiği çocuğu da onu bırakıp gitmiş olacak. Dünyanın en yalnız insanı olduğunu daha yoğun hissedecek.

Ben gidince kardeşim üzülecek, içindeki boşluk büyüyecek. Asla olmak istemediği insan olsam da onu kayıtsız şartsız seven, ona aşık olan ablasını, sonsuz kere sığınabileceği kolları, hayatının her anındaki desteğini, yanında konuşmak zorunda olmadığı, kendini açıklamak zorunda olmadan yatıp ağlayabileceği, soru gelmeyecek kucağını, yargılanmamayı kaybedecek. Ben gidince en büyük kötülüğü, bencilliği ona karşı yapacağım.

Ben gidince diğer yarım üzülecek. Pizzadan, tavuktan, tuşudan eski tadı alamayacak. Belki ağzından çıkan tek heceden ne söyleyeceğini başka kimse anlamayacak. Neden gittiğimi hep merak edecek. Benim için üzülecek. Başıma gelenlerden ve beni çürütenlerden nefret edecek.

Ben bir gün gideceğim. Kendim için bir şey yapıp gideceğim. İçimde kalacak yumrularımla gideceğim. Görmek istediğim yerleri görmeden, benliğimi hissettiğim işi yapamadan, insanların duyunca ağladığı bir şarkı olamadan, tüylü, tombul, başına buyruk bir serçe olamadan, her bakışımda bir kere daha aşık olduğum erkeğim bebeğimi kucağıma vermeden, düşlediğim gibi sevilmeden, kendime yetemeden, eksik kalarak gideceğim. Dünyada, dünyalılarla yaşamayı başaramamış bir noktacık olarak gideceğim.

Sakın benim için üzülüp de kendinize haksızlık etmeyin. Bana verdiğiniz öğütleri uygulayın siz insanlar. Ben insan olamadım. Siz olun, siz kurallara göre oynayın, eğer yapabilirseniz.

Tuesday, 15 June 2010

Ne yaptım biliyor musun?

İlk defa gözlerimi sımsıkı kapamadım. Ya da kapayamadım diyelim. Biliyordum böyle bir son olacağını, ne zaman gelecek diye bekliyordum. Yine de çok canım acıdı.
"Git desem de kal desem de yaş dolar gözüm. Dokunma yaralarıma, içimde çıkmaz yollara. Yapma, dudaklarınla kalbime dokunup onu acıtma. Vurma yaralarıma. Kar yağmasın baharıma. Yapma, dudaklarınla kalbime dokunup onu acıtma.."

Gülmeye başlamıştım ben, mutlu olmaya başlamıştım. Yolda yürürken bulutları hissetmeye başlamıştım.
"Açtım ellerimi dilenci gibi. Çok görme ne olur, çevirme geri. Küçük bir çocuğun sevinci gibi avuç içi kadar mutluluk yeter.."

Ben mutluluğu yaşarken küçük bir kuş ayaklarındaki minik tırnaklarını içimde bir yerlere batırarak beni gerçeklerden koparmamak için uğraştı. Hissediyordum kuşumun bana yardım etmek istediğini. Olabildiği kadar kulak vermeye çalıştım ona.
"İfadende kararsızsın, ışıkların altında. Seni tutan bir şeyler var, korkuların yanında.."

Bir gün oldu, bir akşam. Özlemekli bir akşam oldu. Yakın, içten bir akşam. O akşam kendimi açtım. O akşam inandım ben ona. Dudaklarım inandı, kalbim inandı. İlk defa yanımdan ayrıldığında son kez bakıyormuş gibi bakmadım arkasından.
"Hadi gir ruhuma sar beni, çal fikrimi deli et beni, fırtınalar kopar içimde, unuttur bana kendimi.."

O gece gülücüklerle uyudum. Nereden bileyim keşke uyanmasaydım diyeceğimi? Maalesef uyandım. Öyle bir uyandım ki.. Sudan çıkmış balık oldum. Kendi kendime çırpındım. Nefes alamadım. Bir ağladım, bir güldüm. Duvarlar arasında duramadım. Kızdım neye kızdığımı anlamadan. Kendime kızayım dedim, olmadı. Ona kızayım dedim, o da olmadı. İçimdeki delikle kalakaldım.
"Yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım. Sesimi duymam, ne zamandır araftayım.."

Şimdi bilmiyorum neredeyim. Bilmiyorum ne hissedeyim. Bir yanım hala beklerken onu bir yanım arkama bakmadan kaç diyor yalvararak. Kaçmak en iyisi, en doğrusu belki de.
"Hani var ya tutamazsın kendini. Bir ümitle ya olursa dersin hep bile bile herşeyin bittiğini. Sonradan kor ayrılıklar an be an akıp gider zaman sana aldırmadan.."


Biliyorum, bir gün olacak ben arkama bakınca ne hissettiğimi bile hatırlamayacağım. Biliyorum, hayat bana bir sürü sürpriz getirecek. Ben bir gün birini çok mutlu edeceğim. Onu mutlu edebildiğim için kendimi de seveceğim. Şimdi sen bana üzülme diyeceksin yine. Sen istemesen de ben üzüleceğim. Sen olsan da olmasan da üzüleceğim. Çok taze daha herşey. Ben olabildiğince üzüleceğim ve bu sayede atacağım bütün hastalıklı duygularımı kalbimden. Kırgınlığımı sonuna kadar deşerek sivri çakımla, atacağım her parçanı içimden. Bir gün senin bana verdiğin burukluk yalnızca bir çentik olacak diğerlerinin yanında. Ben şarkılarımı hep söyleyeceğim o çentiklerin hepsine tepeden bakarak.
"Sen hey sen
En son giden
Sen sen olmayacaksın
Bana güven istersen
Ne canım böyle yanıp coşacak
Ne bu mevsim hep kış kalacak
Yeniden bulacak birini bu kalp bulacak
O da gitse son olmayacak bana güven istersen
Aynı deftere isimler yazacak ellerim
Yanınıza sevgililer, yeni sevgililer seçecek geceler bilirim
Zor gelecek, çok zor gelecek bazen dostlarım bile
En son sevdiğin, son sevdiğin ben olmayacağım bana güven
Yaz ortasında için bir anda ürperecek
Bir gülecek bir küseceksin ama geçecek
Aşk kendini aşk bizleri zar zor temize çekecek
Senin de boynu bükük bir defterin olacak bir gün
Bana güven."

Sunday, 6 June 2010

Baloons..

Düşünürsün, kurarsın kafanda. Üzülürsün, kararlar alırsın. Aldığın kararları uygulamak için söz verirsin kendine sonu üzücü olsa da. Dudakların burkulur. Göz altların kararır. Kararını uygulayınca kaybetme düşüncesi mutsuz eder. Eninde sonunda kalkarsın yataktan. Gün başlamıştır istemesen de..

Ama sonra kısa bir an olur, tüm kararlardan vazgeçersin. Düşündüğün, kurduğun şeyler uçar gider kafandan. O kararların yerini salak bir sırıtış alır. Yalnızca 10 dakika içinde gelir mutluluk. Şaşırırsın. Uzaklık biter gider. Havanın kapalı olması hoşuna gider. Yağmura bakmak, dokunmak hayat verir. İçindeki sabun köpüğünden yapılmış rengarenk milyonlarca baloncuk ardı ardına patlamaya başlar, bir hoş olursun. Daha çok sırıtırsın. Artık dişlerin görünmeye başlar. Evde yalnız olduğun için sevinirsin. Kimse deli demez sana, görmezler çünkü. Ama sen evin içinde onu görürsün, ona öpücükler atarsın.

10 dakika duyduğun sesi, komodinin üzerine düşen saçının bir teli, aynada kalmış hayali, gülüşünün yaramazlığı, gözlerindeki pırıltılar mutluluk olur. Mutluluk olunca gün daha güzel olur, beklemek daha heyecanlı olur. Herşey bir anda onun kadar güzel olur.

Thursday, 3 June 2010

Köprü

Birçok şey yaşadım. Birçok şey değişti hayatımda. Birçok duygum, davranışım, inancım değişti. Boşlukta gezinen sözlere gülüp geçmeye başladım. Hatta bazılarının doğru olma ihtimali bile olsa arkamı dönmeye başladım. Sessiz kalabilmeyi, bir şeyleri talep etmemeyi başarabildim. Ama nedense kestirip atamıyorum hala. Sonunu gördüğümü, "biz" olamadığımızı gördüğümü, yüzü yüzüme değerken bile benden çok uzakta olduğunu gördüğümü kesip atabilmeyi bir türlü beceremiyorum. Onu bırakamadığım gibi bir de nedense dört elle sarılıyorum belki yeterli sevgiyi, ilgiyi, şefkati verirsem o da bana sarılır diye. Son gücüme kadar her elini uzattığında tutuveriyorum hemen. Parmaklarımla ezberliyorum saçlarını, gözlerini, burnunu, dudaklarını.. Kokusunu içime çekiyorum ki onu çok özlediğimde içimden bir yerlerden çıkıp gelsin burnuma. Gülüşünü fotoğraflayıp göz kapaklarıma yapıştırıyorum uyurken hep görebileyim diye, günü yaşarken gözlerimi kapayıp bir kaçamak yapabileyim mutluluğa diye. Nasıl bir tutkudur bu? Hangi ara esir aldı ki beni? Daha ne kadar oldu ki? Kendime yer kalmıyor bedenimde her beraber olduğumuzda dozunu biraz daha artırarak içimde hissetmeye başladığım için onu. Her gidişinde son kez bakar gibi bakıyorum arkasından. Her gidişinde eziyet ediyorum kendime geri gelmeyecek diye.

Wednesday, 2 June 2010

Soy beni, yatır uykuya..

Aklıma eskilerden bir şarkı geldi. "Güler misin, ağlar mısın, bakar mısın şu halimeeee.." Zaten eve geldiğimden beri tonlarca garip şarkı söyleyip güldüm kendi kendime. Yazma işi iyi oldu son günlerde. Rahatlatmaya başladı beni. Saçmasapan da olsa yazmak güzel. Derdimi kimsenin yorumu olmadan anlatmak, yargılandığımı duymamak ya da görmemek güzel. Yalnız uyuyamama işi kötü oldu. Bayadır kurtulmuştum bu derdimden. Galiba kabusum geri döndü.
Bugün mutluydum. Yeni ev heyecanı sarmıştı beni. Şimdiden çok ısındım oraya. Balkonda ışıkların arasından denize bakarak yazabilecek olma fikri içimi kıpırdatıyor. Bir an önce yerleşmek istiyorum oraya. Ama daha zaman var. Yeni bir bekleyiş daha başladı. Güzel, mutlu bir bekleyiş. Sonunun iyi olacağı düşüncesi tatlı bir işkence yaşatıyor. Sonunda benim olacağını biliyorum. Daha zamanı olduğunu da biliyorum. Acele etmek istiyorum ama kendimi frenliyorum, zaten beklemekten başka yapabileceğim pek de bir şey yok. Acele etmemeliyimmmmm..
Etraf çok sessiz. Karnımdan gelen gurultular bile fısıltı halinde çıkıyor. Neden acaba? Ah, rüzgar ıslık çaldı şimdi sanki beni duymuş gibi. Ne güzel. Gidip bir merhaba diyeyim rüzgara. O tutsun bari elimi.

Monday, 31 May 2010

Haberler

Onlar daha çok küçükler. Ne gördüler ki hayatta? Ne yaşayabildiler ki? Büyükbaşların onlara zorla yaşattıkları çalıntı hayatlarındayken gittiler. Ne için? Kim için? Hangi vatan için? Biz vatan olabiliyor muyuz ki? Kalbim sızlıyor. Soyut sızlamak değil. İnceden inceye, elle tutulurcasına sızlıyor. Daha kaç tane çocuk gitmeli yaşayamadan hayallerini? Büyük oyunlar, büyük hesaplaşmalar içinde daha kaç tane dünyadan bi' haber çocuk uçup gidecek buralardan ne uğruna olduğunu anlamadan?
Bir baba bağırıyor, oğlum bu vatana feda olsun diye. Gurur duyuyorum onunla diye. Yalan tesellilerle söndürmeye çalışıyor ateş olmuş yüreğini. Herkes birbirine nefret kusuyor. Nefret daha çok nefreti doğuruyor. İnsanların tepkileri sınırları aşıyor. Küçük amaçların büyük kurbanları, yalan kahramanları oluyorlar. Herşey nefretten doğmuyor mu? Ne olurdu sevebilsek sanki birbirimizi. Nedir bu kadar paylaşılamayan? Nedir insan hayatından daha değerli olan?
Boğazımda kocaman bir yumru var. Yutkunamıyorum, nefes alamıyorum, ağlarken hıçkıramıyorum bile. Onlar için hiçbir şey yapamıyorum. Güçsüz kalıyorum, aciz, zavallı kalıyorum. O filmdeki gibi televizyonu toprağa gömmek istiyorum. Gömersem haksızlıklar da gömülecekmiş gibi.
Ben kendime acırken bir baba bağırıyor feda olsun evladım bu vatana diye. Onun vatanını ben de görebilmek istiyorum. Belki o zaman yenebilirim kendimi. Belki o zaman korkular yüzünden soyutlandığım hayatlara karışabilirim. Belki o zaman insan olabilirim!

Uykusuz..

İstediğim neydi biliyor musun?
İstediğim mutlu etmekti sadece. Kolaylaştırmaktı hayatını. İçimi gördüğünde kaçmamandı benden. Sabah omzuma konan küçük, sıcak bir öpücükle uyanmaktı. O yüzden çabucak görmek istedim neler olacağını. O yüzden açtım sana kendimi. O yüzden görmek istedim sonrasını. Kaçtığın hayatın ne olduğunu, kaçıp kaçamayacağını, gerçekten değiştirmek isteyip istemediğini çıkmazını görmek istedim. Ruhumda kalan son güçle bekledim. Suskunluğum içimin boşluğundan değil taşmak üzere olmasındandı. Sormadım hiçbir şey. Sormadım çünkü önce seni görmek istedim. Bana verdiğinin kalıp kalmayacağını merak ettim. Belki de son kez denemek istedim. Denedim. Sabırla bekledim. Biliyorum aslında çok hızlı olduğunu herşeyin. Ben arkamdakilerden kaçmak istiyordum. Sanırım sen de bir değişiklik arıyordun. Ben kaçabildim. Arkamdakileri bıraktım geride. Sana anlatmaya çalıştım. Bir yandan korktum beni göstermeye. Susarak saklamak istedim. Sen hazır olmadığımı söyledin. Nereden biliyorsun ki? Kıyaslama dedin. Kıyaslayan ben değildim ki. Zor dedin. Kolaylaştırabileceğimi düşünmedin ki. Sen beni tanımadın ki. Tanıma zaten. Benim sana hayat verebilmem için senin bunu istemen gerek. Benim sana dört elle sarılabilmem için asıl senin buna hazır olman gerek. Sen hazır mısın? Elimi tutmaya, benimle bir maceraya hazır mısın? Ben hiç karamsar değilim aslında. Ben suskun değilim. Sana kendimi anlatabileceğimi düşünseydim konuşabilirdim yanında. Senin bana inanacağını düşünseydim konuşabilirdim.
İstediğim neydi biliyor musun?
Uzakta da olsan bana vermek isteyeceğin bir öpücüktü sadece. Dünyamı değiştirecek, senin olduğuma milyonlarca kez şükredeceğim bir öpücük.
İnanç kaybedilmez zannediyordum. Karamsarlıktan değil, depresiflikten hiç değil. Ne karamsarım ne de depresif. Yalnızca kırgınlıklarım geliyor aklıma. Küçücük bir kız çocuğu oluyorum yatağımda. Pembe hayallerime geri dönmek istiyorum. Tutmak istiyorum onları tekrar. Onlar varken çok mutluydum ben. Hep gülerdim biliyor musun? Gözlerimin içi ışıldardı. Derdim ki bir gün olacak. Bir sürü gün geçti. Bir sürü anı geçti. Bir sürü insan geçti. Hayaller küçüldü. Ben büyüdüm.
İstediğim neydi biliyor musun?
Sokaktan geçen arabalardan birinde olman. İstisnasız hepsinin içine baktım. Aradım seni. Gecenin bu saatinde balkonda oturmuş geçen arabaları gözledim. Bana acele etme dedin. Ben seni tanımak için çok acele ettim.
Şimdi Mayıs'ın son gününde seninle kapatıyorum hayatımın bu bölümünü.

Saturday, 29 May 2010

Sardunyalar

Karanlığı delip geçti gökkuşağı..
Renklerinin arasına küçük bir kelebek saklamış..
Odaya girdi, kelebeği içime atıverdi..
Kanat çırptı kelebek ama çırpınmadı..
Kanat çırpınca kelebek
Melodiler oldu
Dans ettik kelebekle
O çaldı, ben söyledim, biz oynadık..
İçime doğdu gökkuşağı,
Kelebekle birlikte..
Yağmur dindi, gökkuşağı koşup gitti..
Kelebekle kaldık baş başa..
Kelebekle şarkılar yaptık..
Kelebekle birlikte planlar yapmaya başladık
Her yağmur yağdığında güneşi de elinden tutup getirmek için..
Yağmurla güneş el ele tutuşsunlar ki gökkuşağı yine gelsin..
Onlar el ele tutuşsunlar ki
Kelebekle ben tekrar şarkılar söyleyip dans edelim..
Yorulunca dans etmekten
Kelebeğimi koydum başucuma, pamuklardan yaptığım yatağına..
Ve biz tavanımda ışıldayan hayali yıldızlara bakarken kocaman bir gülümsemeyle
Beraber yazdık masalımızı senin için..

Friday, 28 May 2010

O değil de..

Beklemek zor mu?
Beklemek yorar mı?
Beklediğin gelir mi?
Beklediğin seni özler mi?
Beklediğin seni bekler mi?
Peki ya boşluksa beklediğin?
Beklenecek kimse, hiçbir şey yoksa?
O zaman o beklemek midir?
O kaderi mi beklemektir?
Kader rüzgarda burnuna gelen tanıdık bir koku mudur?
Kader onun gülüşü müdür?
Kader nedir?
Peki hayat nedir?
Lacivert denizin içindeki parlak turuncu balık mı?
Yemyeşil ormanın içinden göz kırpan pembe yapraklı ağaç mı?
Yoksa teni ağarmış bir çocuğun çıplak ayaklarındaki yaralar mı?
..
Sorular..
Sorular..

Mavi

Kapanacaksın..
Kapatacaksın..
Çözemiyorsan düğümü susacaksın..
Askıya alacaksın kendini, hayatı..
Bedenin çalışmaya zorlarken kendini ruhun uçup gitmek için yanıp tutuşuyorsa
Bırakacaksın ipini..
Bırakacaksın ki gidip dolaşsın..
Bırakacaksın ki kendi karar versin nereye konmak istediğine..
Korkmayacaksın..
Yalnız kalmak değildir sonu..
Dönüp geldiğinde ipini tutmana yardım edecek biri olacaktır her zaman..
Ama korkuyorum bırakırsam geri dönmeyecek diye..
Korkuyorum kaçıp gitmeyi bekliyor diye..
Sessiz sessiz kıpırdanıyor içimde sanki..
Bulduğu küçük boşluktan elini uzatmış
Okşar gibi tatlı tatlı genişletmeye başlamış göğsümdeki deliği..
Gıdıklıyor beni..
Gülüyorum
Gülünce daha çok gıdıklıyor şeffaf parmaklarıyla..
Ellerini tutmak istiyorum ama
Göremiyorum..
Canım yanmaya başlıyor..
Nefesim kesiliyor
Gözümden yaşlar inmeye başlıyor..

Susuyorum..

Duruyor..

Duruyorum..

Dünya daha hızlı dönüyor..

Biz duruyoruz..

Tuesday, 25 May 2010

Buuumm..

Sadece ölmek istedim.
Ben..
Yaşamayı herşeye rağmen, herşeye ve herkese rağmen delicesine seven ben ölmek istedim.
Bütün zevkler, bütün tatlar bitmişti.
Eskiden gözlerimin beyazında parıldayan kahverengi ışıklar yerine sararmış bir fonda karanlık iki nokta görmeye başlamıştım.
Bitmişti herşey benim için.
Bitmişti hayat.
Beklentiler, amaçlar, hırslar bitmişti.
Ben umutsuzca ölmeyi beklerken bir şey oldu.
Bir an oldu.
Beni kurtaracak bir an.
Çok acayip bir şey oldu.
Yüzüme bir gülümseme oturdu.
Damarlarımda küçük havai fişekler dolaşmaya başladı.
Sarılıklar gitti, ışık parçaları belirdi yeniden.
Çok acayip bir şey oldu.
Kıvırcık bir şey, yumuşak bir şey.
Uzakta, yalnız..
Çok acayip bir şey..
Ve ben çok acayip bir karar aldım..

Monday, 17 May 2010

Araf

Kalbin işine bak
Yüzüne bakamaz
Ağlar durur sen uyurken
Yalnız olamayan böyle mi yapar
Dersen
Anlarım

Aşkın içine bak
En güzeline
Hem var hem yok mu
Bile Bile
Adalet yok ya
Canımı yakar bu sessizlik

Yerimi bilmem
Bilmem ne taraftayım
Sesimi duyamam
Ne zamandır araftayım

Kimler varmıl içimde
Yoklama yaptım
Deliler çıktı, cellatlar
Bir de şeytanlar

Kalbin işine bak
Yüzüne bakamaz
Ağlar durur sen uyurken

(Mor ve Ötesi)

Wednesday, 5 May 2010

Yük

Sığınmak istiyorum.
Yatağıma girip yorganımı başımın üzerine kadar çekip büzülmek, küçülmek ve kaybolmak istiyorum.
Sığınmak istiyorum birine, bir şeylere.
Babama değil, anneme değil, kardeşime değil, sevgilime değil, dostuma değil. Onlara sığınamam. Onlara karşı güçlü durmam gerek. Onlar için eğlenceli ve mutlu olmam gerek.
Sığınmak istiyorum.
Bağırarak ağlamak istiyorum.
Her zaman kötü olsam bile her zaman sığınabilmek istiyorum.
Kalbimde ve boğazımda düğümcükler olmasın istiyorum.
Düğümcük olduğunda da dağıtılabilsin istiyorum, birikerek çoğalmasın, nefesimi kesmesin.
Kendi kendime yetebilmek istiyorum.
Biraz yardım istiyorum.

Wednesday, 3 February 2010

Bailey's

Yoruldum..
İnsanlar ne dertler yaşıyor, benimkiler de dert mi derdim..
Hiç başına gelmez sanıyor insan..
Geliyormuş işte..
Sabır ve güç istiyorum..
Neler oluyor böyle!!

Saturday, 23 January 2010

Düğmeli

24 yaşındayım.
Yaşamak istiyorum.
Gülmek istiyorum.
Delice sevmek ve sevilmek istiyorum.
Uçup kaçmak istiyorum.
İnsanların yüzlerinin güldüğü yerlerde olmak istiyorum.
Hayatta genç olmak istiyorum.
Genç yaşamak.
Şimdiyse kapana kısılmış gibiyim.
Farklı olursam çemberin dışında kalırım.
Sosyal kaygılarım var benim, statü kaygılarım.
Belki de benim değil aslında o kaygılar.
Başka seçeneğim yoktu çünkü
Ben kaygılı olmayı öğrendim hayatım boyunca, öyle öğretildi.
Ailem övünebilsin, insanlar imrensin..
Öyle oldu.. Peki ben ne oldum?
Hırslı ve doyumsuz oldum.
Sürekli ilgi ve takdire muhtaç oldum.
Kendimle yetinemez oldum. Hep daha fazlasını istedim.
Alamayınca kendimi yer oldum.
Kendimi yedikçe mutsuz oldum.
Mutsuz oldukça daha çok dibe çöktüm.
Sanırım dibe vurdum ya da çok yaklaştım diyelim.
Yukarı çıkma vakti geldi çoktan.
Çıkış yolu arıyorum. Hırslarımı dizginlemenin yolunu arıyorum.
Onlardan biri olup farklı olabilmenin yolunu arıyorum.
Akışkan olmayı başarabilmeliyim.
Akışkan, enerjik, cesur
Eski günlerdeki gibi
Henüz büyümediğim zamanlardaki gibi

Monday, 18 January 2010

Hesaplaşma

Vallahi kafayı yemek üzereyim.. Sanırım çok taktığım için iyice gözüme batıyor bu aralar kendim! Bırak arkadaşım.. Rahatla.. Sen busun, olmak istemiyorsan da değiştirmek senin elinde. Madem hoşuna gitmiyor bu hallerin başka biri ol. Hayalindeki insan ol. Ol kardeşim, elini ayağını tutan mı var sanki?! ah be kızım, küçüksün ya hala.. Büyüyemedin ya hala.. Ben sıkıldım artık küçük olmandan. Benim için büyü artık. Olgunlaş. Bırakmayı öğren. Hırslarını geride bırak artık. İstediğini alamayınca mutsuz olma. Birileri için önemli olmadığın kadar başkaları için önemlisin. Seni önemseyenlerle ol, boşa çaba harcama. Bazen tokatlamak istiyorum seni.. Şöyle iyice bir sarsmak.. Kendine gel.. İstediğin gibi biri ol.. Kendinden iyice nefret etmeden istediğin gibi biri ol.. Ve mutlu ol. Hem de çoooooooooooooooooooooooookkk mutlu ol. İstediğin herşey yolunun üzerinde seni bekliyor. Öptüm canım..

Thursday, 14 January 2010

Çıkmaz

Durdum..
Döndüm..
Oturdum..
Yattım..
Kalktım..
Okudum..
Yazdım..
Söyledim..
Sustum..
Sabrettim..
Bekledim..
Geldim..
Gittim..
Koştum..
Düştüm..
Ayağa kalktım..
Sendeledim..
Tökezledim..
Tutundum..
Destek aldım..
Destek oldum..

Hep düşündüm,
Ama hiç bulamadım..

Tutsana Ellerimi

Sana bu karanlık bu gürültü içinde
Ellerimi uzatıyorum
Sen bu karanlık bu gürültü içinde
Görmüyorsun
Bütün köşeleri tutmuşlar
Ortada meydanlar, gözler içinde
Sana anlatamıyorum
Bütün bu köşeler, bu karanlık, bu ıslak, bu gürültü

Tutsana ellerimi
Ellerimi görmüyor musun?
Tutsana ellerimi
Ellerimi görmüyor musun?

Thursday, 7 January 2010

Bir Ömürlük Misafir

Ah Efendim önemi yok halimin
Seyrederim hayret ile şu alemi
Ne bilinir kıymet ne kıyamet
Allah'a emanet ne gelir elden
Ne sahibim bu yerde ne kiracı
Sadece bir ömürlük misafirim ben

Saturday, 2 January 2010

Boşluk

Müziğim sustu..
Yağmur damlaları vurmaya başladı cama..
Şu an huzurluyum..
Şu an ne mutluyum
Ne mutsuz..
Şu an sadece benim..
Yalnızım
Yalnızca "ben"im
Hiç kimseyi istemiyorum yanımda şu an..
Yalnız ve huzurluyum..

Sessizlik
Yağmur
Mum ışığı
Ve ben..

Bu huzurun içinde yok olup gitmek istiyorum
Dünyayla hiçbir bağım kalmasın istiyorum
Karamsarlıktan değil
Yalnızca beklemekten yoruldum
Hayallerimde dolanıp duran ama gelmeyeni beklemekten yoruldum
Kırılıp parçalanmaktan yoruldum
"Herşey güzel olacak" saplantısından yoruldum
Hayatımı bu imkansıza adamaktan yoruldum
Ben artık
Bu huzurun içinde yok olup gitmek istiyorum..