Sunday, 24 October 2010

Dying in the sun..


İki yıl oldu. İki yıldır içindeyim. İki yıldır içimdesin. İki yıldır bekliyorum. İki yıldır kabulleniyorum benim olmadığını. İki yıldır biliyorum benim olmayacağını. Yine de yaşadığım tüm gelgitlerden sonra evimde balıklarımın yanımda çayımı yudumlarken seni düşüyorum. Ve iki yıldır bildiğin halde kırıldığımı, canımın yandığını, bırakmıyorsun beni. Git diyorum, gitmiyorsun. Kal diyorum, kalmıyorsun. Ne istediğini soruyorum, grileri diyorsun.
Ayrı kaldığımız zamanlar oldu. Senden uzak olduğumda bitti sandığım şeyler bana sımsıkı sarıldığın anda geri döndüler. Bitti sandığım şeyler, geri döndüğünde her gece benimle yatağıma uzanır oldu.
Nefret ediyorum aslında senden. Yüzüne baktığımda çılgınca tokatlamak istiyorum seni. Göğsünü yumruklamak istiyorum. Canını yakmak istiyorum. Canının yanabileceğini görmek istiyorum. Bana dokunuyorsun. Parmaklarında yanan korlar varmış gibi hissediyorum. Tenim yanıyor. Bana daha çok dokun istiyorum. Dudaklarıma, boynuma, omuzlarıma dokun istiyorum. Değdiğin yerler kopup gidiyor sanki vücudumdan. O an hepsi senin oluyor. Sen de şımarık bir çocuğun oyuncaklarını sağa sola çarptığı gibi oynuyorsun benimle, benden ayrılıp senin olanla. Canın sıkılınca bırakıyorsun bir köşeye. Hayattan yoruldukça da kaçıp geliyorsun tekrar. Nasıl olsa oyuncaklar hareket etmez. Nasıl olsa oyuncaklar koyduğun köşede bekler seni. Eminim ki oyuncağını almak isteyen biri olduğunda düşünmeden ellerinle vermekten çekinmeyeceksin. Düşünüyorum da acaba arar mısın giden oyuncağını?
Sen yokken bir sürü insan oldu hayatımda. İçimi kemiren de oldu, ona karşı tek bir adım atsam beni göklere çıkaracak olanlar da. Ben hiçbiriyle mutlu olamadım. Senin canımı acıtmanı özledim. Gecenin bir anında gözümü açtığımda yanımda duran, bana karşı en ufak bir his taşımadığını bildiğim seni görmeyi özledim.
Seninle olmak istediğim ilk anı hatırlıyorum. Hep hatırladım. Üç kişiydik. O akşam yine saçma sapan bir şeylere gülerken sana baktım. Karşımda oturuyordun. Ne güzel olurdu dedim. Sen ve ben biz olsak ne güzel olurdu diye düşündüm. İşte o akşamdan beri iki yıl oldu ve ben hala biz olmayı istiyorum. Ve ben bunu istediğim için bana ulaşmak istediğin her an yanında oluyorum. Sen var olmamı istemediğinde yok oluyorum.
Bunun nereye kadar gideceğini bilmiyorum. Şu anda tek bildiğim iki yıl olduğu.
İki yıldır içindeyim. İki yıldır içimdesin.

Thursday, 2 September 2010

Tüy

Biliyorum, her seçiş bir vazgeçiştir. Ama ben istemeyerek seçiyorum. Zorunda olduğum için seçiyorum. Seçmeye zorunda bırakılıyorum. Ben seçmiyorum. Benim yerime seçilmişleri kabulleniyorum. Bana kimse hikaye anlatmasın bir şeyi çok isteyince olur diye. İstiyorum deliler gibi. Korkutuyorlar. Onlarca adım atmak istiyorum bu yolda. Çok çalışmak istiyorum. Herkesin söylediği gibi ikisini de aynı anda yapmak istiyorum. Buna enerjim var, buna isteğim var, buna cesaretim var. İmkânım yok elimde. Birlikte yap demek kolay, birlikte yapabileceğim şartlar yok. Ah ulan hayat. Yetmedi mi hala? Adım atmak için ayağımı her kaldırdığımda neden omuzlarımdan tutup geri çekiyorsun beni? Neden izin vermiyorsun yavaş yavaş da olsa ilerlememe? Kızıyorum, üzülüyorum, isyan ediyorum da artık. Ellerim hep boş kalıyor! Dondurmasının en tatlı yeri yere düşmüş, süslü uçan balonu yok yere patlamış bir çocuk gibi buruk kalıyorum her seferinde. Yapma! Yapma artık. Bırak etrafta koşuşturayım balonumla. Bırak da kırabileyim artık zincirlerimi. Bırak da yaklaşabileyim hayalime. Bırak beni gideyim. N’olur! Bu haldeyken sana bir yararım olmaz. Kendimeyse çok zararım olur. Dünyanın bir mutsuz insana daha ihtiyacı yok. Bırak ben de mutluluğum için gerekenleri yapayım. Her işte bir hayır vardır, inanırım. Ama ardı ardına gelen imkânsızlıklarda ne hayır olduğunu gerçekten anlayamıyorum. Madem geri çekiyorsun beni, bari tutunacak bir mazeret göster. Bari bardağın dolu tarafını da göster. Yapma gözünü seveyim. Bırak artık beni. Bırak da ait olayım bir yerlere. Bırak da kendimi bulayım. Bulamasam bile arama yolunda, bulabilme umudumun olduğu yerlere bakabileyim.
Yanlış anlama olmasın. Hayatla yetinemeyen, değerini bilmeyen biri değilim. Sahip olduklarım için şükretmesini her zaman bilmişimdir. Yalnızca amaçlarım, hedeflerim var benim. Gerçek mutluluğu bulacağıma inandığım yollar var. Ben biraz da o yollardan gitmek istiyorum. O yollarda koşup yorulmak, düşüp kalkmak istiyorum. Yollarımın önündeki demir kilitlerin anahtarlarını ver artık bana. Ya da nerede olduğunun ipuçlarını ver en azından. Ben bir şekilde bulup açarım onları. Yeter ki sen bulabilmeme izin ver.

Wednesday, 18 August 2010

Türbülans

Hayaller güzel ve mutlu. Hayaller güvenli. Hayaller benim yaşadığım yer. Hayallerde yaşadıklarım kimselerin bilmediği, kimselerin hissedemediği benden başka. Hayali sahnelerde hayali seyircilere oynadığım hayali senaryolar, hayali tablolardaki hayali siluetim, hayali şarkılarda bahsedilen hayali kadın olmak..
Hayalim ben, gerçek olamıyorum.
Hayalim, gerçeklere dokunamıyorum.
Hayal olarak kalmak istiyorum. Dünyaya çıkmamak istiyorum. Dünyadakilerle tek ilişkim onların rüyalarına kaçıp bedenlerine aşk bırakmak olsun istiyorum. İçimdeki aşkı dağıtmak istiyorum.

Biraz sonra balkondan uçup evlerin ışıklarına basa basa Boğaz’da kayıp giden vapurlardan birinin üzerine tüneyeceğim. Rüzgâr esecek, bana kokular getirecek, güzel kokular. Hepsini içime çekeceğim ve bir daha hiç unutmayacağım. Bütün seslere kapatacağım kendimi. Kulaklarımı kaldırıp cebime koyacağım. Sonra içimde bir müzik çalmaya başlayacak. Etrafımdaki her şeyin birbirinden alakasız, gürültülü senfonileri birbirine karışırken bedenimin içinde sadece beni mutlu eden o müzik olacak. Sonra sessizce parıldayan insanların yanına gideceğim. Omzumu omuzlarına yaslayıp öylece oturacağım bir süre. Zamanı gelince gözlerinin içine bakıp tüm duygularını, içlerindeki en derin, en yoğun anları tek tek okuyacağım. Onlarla tek olacağım. Onlarla hayatı anlayacağım. Onlarla hayat olacağım. Dokunacağım onlara hiç çekinmeden. Onlar bilmeyecek, rüzgâr zannedecek. Parmaklarımdaki sevgiyle, şefkatle uzanacağım yüzlerine. Parmak uçlarımla ezberleyeceğim yüzlerini, tenlerini..

Derken bir martının sabah çığlığıyla gözlerimi açacağım yatağımda. Gördüğüm ilk görüntü pencereme dek yükselen ağacın oynaşan yeşil yaprakları olacak. Sabahın kirlenmemiş havasıyla dolu olacak odamın içi, benim içim. Çift kişilik yatağımdaki tek kişilik mutluluğumun ardından sıyrılma vakti gelecek huzurdan. Rüyamdan arta kalan son damlalar da banyodaki aynanın karşısında yüzümden tek tek akıp lavabo giderinin karanlığına karışacak.

Ve ben kostümlerimi giyip boyalarımı sürüp takıp takıştırıp 25 yıldır bıkıp usanarak sahnelediğim oyunun tekrarıyla seyircilerin karşısına çıkacağım perde kapandığında alkışlanmayı umarak.

Tuesday, 17 August 2010

Dantel

Ağzımda belli belirsiz bir tat var şu anda. Sıcacık diyemeyeceğim. Güzel ve iyi hissettiriyor sadece. Tiramisu tadında bir partner, olmak istediğim tek şehirde olabilecek en güzel manzaranın önünde, bir şişe beyaz şarap, içini serinleten bir esinti eşliğinde hayatı anlatmak birbirine.. Sonrasında evinin güven ve huzurunda şarkılar mırıldanarak şehri ve gözlerini kapamış şarkını dinleyen güzel erkeğin hatlarını ve detaylarını izlemek, gözlerinle okşamak saçlarını.. Sıcak ve bunaltıcı bir yaz akşamında çekinmeden sevmek birbirini, sorgulamadan, yalnızca o an sevmek için sevmek.. O anın içinde, onun dokunuşlarında yaşamak.. Her hücrenin terlemesi ve terinin karışması onunkine.. Islak saçlarını koklamak, öpmek alnını güzel başı göğsünde tatlı bir ağırlık yaparken.. Yalnızca bir gece için de olsa insanlığı her yönüyle paylaşmak.. Bakışında kendi bakışını, yansımanı görmek.. Gözlerimdeki gülüşü görmesi ve bunu dile getirip takdir edebilecek kadar erkek oluşu..
Bir pazartesi rüyası oldu hayatımda. İyi ki de oldu. İyi ki de tanıdım, iyi ki de paylaştım beni onunla. Ağzımdaki tadı, bana bıraktığı gülümsemeler, kumral saçlarının rüzgarda oynaşmasının fotoğrafıyla kapıyı kapadım arkasından, bir damla bile üzüntü duymadan, bir an bile pişmanlık hissetmeden.. Tam anlamıyla bir hafiflikle, İtalyan usulü bir veda ile..

Monday, 2 August 2010

Plan

Ruhum gezinmeye başladı yine türlü dünyalarda. İstediğim yalnızca kendimi bulabilmek, gerçek olduğumu hissedebilmek.. Bu hissin geçmesini diliyorum nicedir. Sanki bir ben varım, bir de bedenim var. Ne yazık ki çoğu zaman koordineli çalışmıyorlar. Bölünüyorum. İçinde olduğum yerin çok dışında oluyorum. Hani olur ya bir rüya görürsün, rüyadaki insanları ve yaşananları dışarıdan izlersin sadece. Hayalet gibi. Bazen kendini bile görürsün dışarıdan. Müdahale edemezsin, etmezsin. Sadece bakarsın. Anlamaya bile çalışmazsın. Bakarsın. Öyle işte. Bakıyorum, izliyorum. Görünmemek istiyorum, saklanıyorum. Gözlerime gerçekmiş gibi bir bakış oturtuyorum, beni salıveriyorum havaya. Ben geziniyor. Ben düşünüyor. Ben uçuyor. Beden robotlaşıyor. Beden esprilere gülüyor, beden konuşmalara katılıyor, beden yazıp çiziyor. Ben uçuyor. Ben uyuşmuş. Ben kaybolmuş. Ben nereye gideceğini bilmiyor. Ben ne istediğini bilmiyor. Ben sadece uçuyor. Ben bedenle birleşmeyi bekliyor. Ben bir şeylere tutunmayı, ben bir amaç bulmayı bekliyor. Ben bedeni doldurabilmek istiyor.

Tuesday, 27 July 2010

Bal kaymak

Bugün..
Sihirli kelime bugün..

Hafızamın bu duruma gelmesinin nedeni ben miyim acaba? Hiçbir şey hatırlamamak, unutmak istediğim bir şey miydi aslında? Herşeyi unutmak benim tercihim miydi?

Geriye dönüp baktığımda herşey flu, herşey bulanık, yarım yamalak.. Anılarım yok oluyor, hissettiklerim yok oluyor.. Yaşanmamış gibi..

Demek ki aslında önemli olan bugün. Yaşamak aslında bugünde. Önemli olan herşey bugünde. Bugünler, yarın unutulacak dünler.

Yaşamak ne kadar kolay aslında. Yaşayacağın sadece bir gün. Sağlam yaşarsan bugünü yarın da sağlam olur. Yarın henüz yaşanmamış bugün olur. Sıkıntı niye, üzülmek niye? Nasılsa unutulmayacak mı?

Diyorum ama.. Engel olamıyorum yarım kalmalara, engel olamıyorum boğazımdaki yumrulara, engel olamıyorum kalbimin kanamasına.. Engel olamıyorum işte..

Unutacağımı bildiğim her hissi çok derinden yaşamamayı öğrenemedim. Çürüklerin ilerlemesini durduramıyorum. Sevginin, anlayışın yerini sinir, öfke ve bencilliğin almasını durduramıyorum.

Solan bir çiçek gibi kapanıyorum içime. Unutulmuş ve unutulacak dünlerin, yüzlerin, seslerin, dokuların içinde renkli yapraklarımdaki su, hayat çekiliyor yavaş yavaş. Rengim parlaklığını kaybedip sönük bir sarıya dönüyor.


Sağlam bugünlerde suyumu arıyorum. Umutlar, hayaller geri gelin.. Aşk geri gelsin.. Aşkın her türlüsü geri gelsin. İyi kötü fark etmez.. Bencilliğimi alsın yeter. Yeniden hissedebileyim yeter. İçim aksın, sevgi gelsin, renkler gelsin, bugün gelsin.

Gelsin..
Ya da ben gideceğim..

Monday, 26 July 2010

Ateş böceği.. Evet, evet bu bir ateş böceği.. Demek ki onu görmek için en karanlık anı beklemek gerekiyor. Demek ki aslında derin karanlıklardan korkmamak gerek. O karanlıkların içinde aslında ateş böcekleri gizleniyor. Karanlığın içindeyim, uzaktan görüyorum onu. El sallıyor sanki. Ya da bana öyle geliyor. Yaklaşmalıyım ona. Çekinerek, ürkerek atıyorum adımlarını ona doğru.

Uzun zamandır beklediğim bu minik ateş böceğiydi. Şimdi gitmeliyim ona doğru.

Uzun zamandır kalbim küçük şeker parçaları pompalamamıştı kanımın içine karışan.