Düşünürsün, kurarsın kafanda. Üzülürsün, kararlar alırsın. Aldığın kararları uygulamak için söz verirsin kendine sonu üzücü olsa da. Dudakların burkulur. Göz altların kararır. Kararını uygulayınca kaybetme düşüncesi mutsuz eder. Eninde sonunda kalkarsın yataktan. Gün başlamıştır istemesen de..
Ama sonra kısa bir an olur, tüm kararlardan vazgeçersin. Düşündüğün, kurduğun şeyler uçar gider kafandan. O kararların yerini salak bir sırıtış alır. Yalnızca 10 dakika içinde gelir mutluluk. Şaşırırsın. Uzaklık biter gider. Havanın kapalı olması hoşuna gider. Yağmura bakmak, dokunmak hayat verir. İçindeki sabun köpüğünden yapılmış rengarenk milyonlarca baloncuk ardı ardına patlamaya başlar, bir hoş olursun. Daha çok sırıtırsın. Artık dişlerin görünmeye başlar. Evde yalnız olduğun için sevinirsin. Kimse deli demez sana, görmezler çünkü. Ama sen evin içinde onu görürsün, ona öpücükler atarsın.
10 dakika duyduğun sesi, komodinin üzerine düşen saçının bir teli, aynada kalmış hayali, gülüşünün yaramazlığı, gözlerindeki pırıltılar mutluluk olur. Mutluluk olunca gün daha güzel olur, beklemek daha heyecanlı olur. Herşey bir anda onun kadar güzel olur.
Sunday, 6 June 2010
Thursday, 3 June 2010
Köprü
Birçok şey yaşadım. Birçok şey değişti hayatımda. Birçok duygum, davranışım, inancım değişti. Boşlukta gezinen sözlere gülüp geçmeye başladım. Hatta bazılarının doğru olma ihtimali bile olsa arkamı dönmeye başladım. Sessiz kalabilmeyi, bir şeyleri talep etmemeyi başarabildim. Ama nedense kestirip atamıyorum hala. Sonunu gördüğümü, "biz" olamadığımızı gördüğümü, yüzü yüzüme değerken bile benden çok uzakta olduğunu gördüğümü kesip atabilmeyi bir türlü beceremiyorum. Onu bırakamadığım gibi bir de nedense dört elle sarılıyorum belki yeterli sevgiyi, ilgiyi, şefkati verirsem o da bana sarılır diye. Son gücüme kadar her elini uzattığında tutuveriyorum hemen. Parmaklarımla ezberliyorum saçlarını, gözlerini, burnunu, dudaklarını.. Kokusunu içime çekiyorum ki onu çok özlediğimde içimden bir yerlerden çıkıp gelsin burnuma. Gülüşünü fotoğraflayıp göz kapaklarıma yapıştırıyorum uyurken hep görebileyim diye, günü yaşarken gözlerimi kapayıp bir kaçamak yapabileyim mutluluğa diye. Nasıl bir tutkudur bu? Hangi ara esir aldı ki beni? Daha ne kadar oldu ki? Kendime yer kalmıyor bedenimde her beraber olduğumuzda dozunu biraz daha artırarak içimde hissetmeye başladığım için onu. Her gidişinde son kez bakar gibi bakıyorum arkasından. Her gidişinde eziyet ediyorum kendime geri gelmeyecek diye.
Wednesday, 2 June 2010
Soy beni, yatır uykuya..
Aklıma eskilerden bir şarkı geldi. "Güler misin, ağlar mısın, bakar mısın şu halimeeee.." Zaten eve geldiğimden beri tonlarca garip şarkı söyleyip güldüm kendi kendime. Yazma işi iyi oldu son günlerde. Rahatlatmaya başladı beni. Saçmasapan da olsa yazmak güzel. Derdimi kimsenin yorumu olmadan anlatmak, yargılandığımı duymamak ya da görmemek güzel. Yalnız uyuyamama işi kötü oldu. Bayadır kurtulmuştum bu derdimden. Galiba kabusum geri döndü.
Bugün mutluydum. Yeni ev heyecanı sarmıştı beni. Şimdiden çok ısındım oraya. Balkonda ışıkların arasından denize bakarak yazabilecek olma fikri içimi kıpırdatıyor. Bir an önce yerleşmek istiyorum oraya. Ama daha zaman var. Yeni bir bekleyiş daha başladı. Güzel, mutlu bir bekleyiş. Sonunun iyi olacağı düşüncesi tatlı bir işkence yaşatıyor. Sonunda benim olacağını biliyorum. Daha zamanı olduğunu da biliyorum. Acele etmek istiyorum ama kendimi frenliyorum, zaten beklemekten başka yapabileceğim pek de bir şey yok. Acele etmemeliyimmmmm..
Etraf çok sessiz. Karnımdan gelen gurultular bile fısıltı halinde çıkıyor. Neden acaba? Ah, rüzgar ıslık çaldı şimdi sanki beni duymuş gibi. Ne güzel. Gidip bir merhaba diyeyim rüzgara. O tutsun bari elimi.
Bugün mutluydum. Yeni ev heyecanı sarmıştı beni. Şimdiden çok ısındım oraya. Balkonda ışıkların arasından denize bakarak yazabilecek olma fikri içimi kıpırdatıyor. Bir an önce yerleşmek istiyorum oraya. Ama daha zaman var. Yeni bir bekleyiş daha başladı. Güzel, mutlu bir bekleyiş. Sonunun iyi olacağı düşüncesi tatlı bir işkence yaşatıyor. Sonunda benim olacağını biliyorum. Daha zamanı olduğunu da biliyorum. Acele etmek istiyorum ama kendimi frenliyorum, zaten beklemekten başka yapabileceğim pek de bir şey yok. Acele etmemeliyimmmmm..
Etraf çok sessiz. Karnımdan gelen gurultular bile fısıltı halinde çıkıyor. Neden acaba? Ah, rüzgar ıslık çaldı şimdi sanki beni duymuş gibi. Ne güzel. Gidip bir merhaba diyeyim rüzgara. O tutsun bari elimi.
Monday, 31 May 2010
Haberler
Onlar daha çok küçükler. Ne gördüler ki hayatta? Ne yaşayabildiler ki? Büyükbaşların onlara zorla yaşattıkları çalıntı hayatlarındayken gittiler. Ne için? Kim için? Hangi vatan için? Biz vatan olabiliyor muyuz ki? Kalbim sızlıyor. Soyut sızlamak değil. İnceden inceye, elle tutulurcasına sızlıyor. Daha kaç tane çocuk gitmeli yaşayamadan hayallerini? Büyük oyunlar, büyük hesaplaşmalar içinde daha kaç tane dünyadan bi' haber çocuk uçup gidecek buralardan ne uğruna olduğunu anlamadan?
Bir baba bağırıyor, oğlum bu vatana feda olsun diye. Gurur duyuyorum onunla diye. Yalan tesellilerle söndürmeye çalışıyor ateş olmuş yüreğini. Herkes birbirine nefret kusuyor. Nefret daha çok nefreti doğuruyor. İnsanların tepkileri sınırları aşıyor. Küçük amaçların büyük kurbanları, yalan kahramanları oluyorlar. Herşey nefretten doğmuyor mu? Ne olurdu sevebilsek sanki birbirimizi. Nedir bu kadar paylaşılamayan? Nedir insan hayatından daha değerli olan?
Boğazımda kocaman bir yumru var. Yutkunamıyorum, nefes alamıyorum, ağlarken hıçkıramıyorum bile. Onlar için hiçbir şey yapamıyorum. Güçsüz kalıyorum, aciz, zavallı kalıyorum. O filmdeki gibi televizyonu toprağa gömmek istiyorum. Gömersem haksızlıklar da gömülecekmiş gibi.
Ben kendime acırken bir baba bağırıyor feda olsun evladım bu vatana diye. Onun vatanını ben de görebilmek istiyorum. Belki o zaman yenebilirim kendimi. Belki o zaman korkular yüzünden soyutlandığım hayatlara karışabilirim. Belki o zaman insan olabilirim!
Bir baba bağırıyor, oğlum bu vatana feda olsun diye. Gurur duyuyorum onunla diye. Yalan tesellilerle söndürmeye çalışıyor ateş olmuş yüreğini. Herkes birbirine nefret kusuyor. Nefret daha çok nefreti doğuruyor. İnsanların tepkileri sınırları aşıyor. Küçük amaçların büyük kurbanları, yalan kahramanları oluyorlar. Herşey nefretten doğmuyor mu? Ne olurdu sevebilsek sanki birbirimizi. Nedir bu kadar paylaşılamayan? Nedir insan hayatından daha değerli olan?
Boğazımda kocaman bir yumru var. Yutkunamıyorum, nefes alamıyorum, ağlarken hıçkıramıyorum bile. Onlar için hiçbir şey yapamıyorum. Güçsüz kalıyorum, aciz, zavallı kalıyorum. O filmdeki gibi televizyonu toprağa gömmek istiyorum. Gömersem haksızlıklar da gömülecekmiş gibi.
Ben kendime acırken bir baba bağırıyor feda olsun evladım bu vatana diye. Onun vatanını ben de görebilmek istiyorum. Belki o zaman yenebilirim kendimi. Belki o zaman korkular yüzünden soyutlandığım hayatlara karışabilirim. Belki o zaman insan olabilirim!
Uykusuz..
İstediğim neydi biliyor musun?
İstediğim mutlu etmekti sadece. Kolaylaştırmaktı hayatını. İçimi gördüğünde kaçmamandı benden. Sabah omzuma konan küçük, sıcak bir öpücükle uyanmaktı. O yüzden çabucak görmek istedim neler olacağını. O yüzden açtım sana kendimi. O yüzden görmek istedim sonrasını. Kaçtığın hayatın ne olduğunu, kaçıp kaçamayacağını, gerçekten değiştirmek isteyip istemediğini çıkmazını görmek istedim. Ruhumda kalan son güçle bekledim. Suskunluğum içimin boşluğundan değil taşmak üzere olmasındandı. Sormadım hiçbir şey. Sormadım çünkü önce seni görmek istedim. Bana verdiğinin kalıp kalmayacağını merak ettim. Belki de son kez denemek istedim. Denedim. Sabırla bekledim. Biliyorum aslında çok hızlı olduğunu herşeyin. Ben arkamdakilerden kaçmak istiyordum. Sanırım sen de bir değişiklik arıyordun. Ben kaçabildim. Arkamdakileri bıraktım geride. Sana anlatmaya çalıştım. Bir yandan korktum beni göstermeye. Susarak saklamak istedim. Sen hazır olmadığımı söyledin. Nereden biliyorsun ki? Kıyaslama dedin. Kıyaslayan ben değildim ki. Zor dedin. Kolaylaştırabileceğimi düşünmedin ki. Sen beni tanımadın ki. Tanıma zaten. Benim sana hayat verebilmem için senin bunu istemen gerek. Benim sana dört elle sarılabilmem için asıl senin buna hazır olman gerek. Sen hazır mısın? Elimi tutmaya, benimle bir maceraya hazır mısın? Ben hiç karamsar değilim aslında. Ben suskun değilim. Sana kendimi anlatabileceğimi düşünseydim konuşabilirdim yanında. Senin bana inanacağını düşünseydim konuşabilirdim.
İstediğim neydi biliyor musun?
Uzakta da olsan bana vermek isteyeceğin bir öpücüktü sadece. Dünyamı değiştirecek, senin olduğuma milyonlarca kez şükredeceğim bir öpücük.
İnanç kaybedilmez zannediyordum. Karamsarlıktan değil, depresiflikten hiç değil. Ne karamsarım ne de depresif. Yalnızca kırgınlıklarım geliyor aklıma. Küçücük bir kız çocuğu oluyorum yatağımda. Pembe hayallerime geri dönmek istiyorum. Tutmak istiyorum onları tekrar. Onlar varken çok mutluydum ben. Hep gülerdim biliyor musun? Gözlerimin içi ışıldardı. Derdim ki bir gün olacak. Bir sürü gün geçti. Bir sürü anı geçti. Bir sürü insan geçti. Hayaller küçüldü. Ben büyüdüm.
İstediğim neydi biliyor musun?
Sokaktan geçen arabalardan birinde olman. İstisnasız hepsinin içine baktım. Aradım seni. Gecenin bu saatinde balkonda oturmuş geçen arabaları gözledim. Bana acele etme dedin. Ben seni tanımak için çok acele ettim.
Şimdi Mayıs'ın son gününde seninle kapatıyorum hayatımın bu bölümünü.
İstediğim mutlu etmekti sadece. Kolaylaştırmaktı hayatını. İçimi gördüğünde kaçmamandı benden. Sabah omzuma konan küçük, sıcak bir öpücükle uyanmaktı. O yüzden çabucak görmek istedim neler olacağını. O yüzden açtım sana kendimi. O yüzden görmek istedim sonrasını. Kaçtığın hayatın ne olduğunu, kaçıp kaçamayacağını, gerçekten değiştirmek isteyip istemediğini çıkmazını görmek istedim. Ruhumda kalan son güçle bekledim. Suskunluğum içimin boşluğundan değil taşmak üzere olmasındandı. Sormadım hiçbir şey. Sormadım çünkü önce seni görmek istedim. Bana verdiğinin kalıp kalmayacağını merak ettim. Belki de son kez denemek istedim. Denedim. Sabırla bekledim. Biliyorum aslında çok hızlı olduğunu herşeyin. Ben arkamdakilerden kaçmak istiyordum. Sanırım sen de bir değişiklik arıyordun. Ben kaçabildim. Arkamdakileri bıraktım geride. Sana anlatmaya çalıştım. Bir yandan korktum beni göstermeye. Susarak saklamak istedim. Sen hazır olmadığımı söyledin. Nereden biliyorsun ki? Kıyaslama dedin. Kıyaslayan ben değildim ki. Zor dedin. Kolaylaştırabileceğimi düşünmedin ki. Sen beni tanımadın ki. Tanıma zaten. Benim sana hayat verebilmem için senin bunu istemen gerek. Benim sana dört elle sarılabilmem için asıl senin buna hazır olman gerek. Sen hazır mısın? Elimi tutmaya, benimle bir maceraya hazır mısın? Ben hiç karamsar değilim aslında. Ben suskun değilim. Sana kendimi anlatabileceğimi düşünseydim konuşabilirdim yanında. Senin bana inanacağını düşünseydim konuşabilirdim.
İstediğim neydi biliyor musun?
Uzakta da olsan bana vermek isteyeceğin bir öpücüktü sadece. Dünyamı değiştirecek, senin olduğuma milyonlarca kez şükredeceğim bir öpücük.
İnanç kaybedilmez zannediyordum. Karamsarlıktan değil, depresiflikten hiç değil. Ne karamsarım ne de depresif. Yalnızca kırgınlıklarım geliyor aklıma. Küçücük bir kız çocuğu oluyorum yatağımda. Pembe hayallerime geri dönmek istiyorum. Tutmak istiyorum onları tekrar. Onlar varken çok mutluydum ben. Hep gülerdim biliyor musun? Gözlerimin içi ışıldardı. Derdim ki bir gün olacak. Bir sürü gün geçti. Bir sürü anı geçti. Bir sürü insan geçti. Hayaller küçüldü. Ben büyüdüm.
İstediğim neydi biliyor musun?
Sokaktan geçen arabalardan birinde olman. İstisnasız hepsinin içine baktım. Aradım seni. Gecenin bu saatinde balkonda oturmuş geçen arabaları gözledim. Bana acele etme dedin. Ben seni tanımak için çok acele ettim.
Şimdi Mayıs'ın son gününde seninle kapatıyorum hayatımın bu bölümünü.
Saturday, 29 May 2010
Sardunyalar
Karanlığı delip geçti gökkuşağı..
Renklerinin arasına küçük bir kelebek saklamış..
Odaya girdi, kelebeği içime atıverdi..
Kanat çırptı kelebek ama çırpınmadı..
Kanat çırpınca kelebek
Melodiler oldu
Dans ettik kelebekle
O çaldı, ben söyledim, biz oynadık..
İçime doğdu gökkuşağı,
Kelebekle birlikte..
Yağmur dindi, gökkuşağı koşup gitti..
Kelebekle kaldık baş başa..
Kelebekle şarkılar yaptık..
Kelebekle birlikte planlar yapmaya başladık
Her yağmur yağdığında güneşi de elinden tutup getirmek için..
Yağmurla güneş el ele tutuşsunlar ki gökkuşağı yine gelsin..
Onlar el ele tutuşsunlar ki
Kelebekle ben tekrar şarkılar söyleyip dans edelim..
Yorulunca dans etmekten
Kelebeğimi koydum başucuma, pamuklardan yaptığım yatağına..
Ve biz tavanımda ışıldayan hayali yıldızlara bakarken kocaman bir gülümsemeyle
Beraber yazdık masalımızı senin için..
Renklerinin arasına küçük bir kelebek saklamış..
Odaya girdi, kelebeği içime atıverdi..
Kanat çırptı kelebek ama çırpınmadı..
Kanat çırpınca kelebek
Melodiler oldu
Dans ettik kelebekle
O çaldı, ben söyledim, biz oynadık..
İçime doğdu gökkuşağı,
Kelebekle birlikte..
Yağmur dindi, gökkuşağı koşup gitti..
Kelebekle kaldık baş başa..
Kelebekle şarkılar yaptık..
Kelebekle birlikte planlar yapmaya başladık
Her yağmur yağdığında güneşi de elinden tutup getirmek için..
Yağmurla güneş el ele tutuşsunlar ki gökkuşağı yine gelsin..
Onlar el ele tutuşsunlar ki
Kelebekle ben tekrar şarkılar söyleyip dans edelim..
Yorulunca dans etmekten
Kelebeğimi koydum başucuma, pamuklardan yaptığım yatağına..
Ve biz tavanımda ışıldayan hayali yıldızlara bakarken kocaman bir gülümsemeyle
Beraber yazdık masalımızı senin için..
Friday, 28 May 2010
O değil de..
Beklemek zor mu?
Beklemek yorar mı?
Beklediğin gelir mi?
Beklediğin seni özler mi?
Beklediğin seni bekler mi?
Peki ya boşluksa beklediğin?
Beklenecek kimse, hiçbir şey yoksa?
O zaman o beklemek midir?
O kaderi mi beklemektir?
Kader rüzgarda burnuna gelen tanıdık bir koku mudur?
Kader onun gülüşü müdür?
Kader nedir?
Peki hayat nedir?
Lacivert denizin içindeki parlak turuncu balık mı?
Yemyeşil ormanın içinden göz kırpan pembe yapraklı ağaç mı?
Yoksa teni ağarmış bir çocuğun çıplak ayaklarındaki yaralar mı?
..
Sorular..
Sorular..
Beklemek yorar mı?
Beklediğin gelir mi?
Beklediğin seni özler mi?
Beklediğin seni bekler mi?
Peki ya boşluksa beklediğin?
Beklenecek kimse, hiçbir şey yoksa?
O zaman o beklemek midir?
O kaderi mi beklemektir?
Kader rüzgarda burnuna gelen tanıdık bir koku mudur?
Kader onun gülüşü müdür?
Kader nedir?
Peki hayat nedir?
Lacivert denizin içindeki parlak turuncu balık mı?
Yemyeşil ormanın içinden göz kırpan pembe yapraklı ağaç mı?
Yoksa teni ağarmış bir çocuğun çıplak ayaklarındaki yaralar mı?
..
Sorular..
Sorular..
Subscribe to:
Posts (Atom)