Every endless night has a dawning day
Every darkest sky has a shining ray
And it shines on you baby can’t you see
You’re the only one who can shine for me
It’s a private emotion that fills you tonight
And a silence falls between us
As the shadows steal the light
And wherever you may find it
Wherever it may lead
Let your private emotion come to me
When your soul is tired and your heart is weak
Do you think of love as one way street
Well it runs both ways, open up your eyes
Can’t you see me here, how can you
Every endless night has a dawning day
Every darkest sky has a shining ray
It takes a lot to laugh as your tears go by
But you can find me here till your tears run dry
Friday, 13 April 2007
Tuesday, 10 April 2007
Yıllar önceydi, çok da güzeldi şimdi düşününce...
Herkes melek olmak ister ama olabilir mi? Ya da olmalı mı? Melek nasıl olur? Meleğin tanımı var mı?
Melek dediğin çok mu iyi olur, hiçbir hatası olmayan, aklından tek bir kötü düşünce geçmemiş, herkesin çok sevdiği,, herkesi çok seven varlık mıdır?
Acaba melekler hissedebilirler mi? Hissedebiliyorlarsa acaba ne hissederler? Canları yanar mı? Yardım ettiklerine bağlanıp her insanda bir parçalarını bırakırlar mı? Eğer herkeste bir parça bırakıyorlarsa onlardan geriye ne kalır? Herkese aynı güçte yardım edebilirler mi o zaman? Ya birisi çok büyük parça koparırsa? Kopan giden parçaları nasıl tekrar terine oturturlar? Kim yerine koyar?
Çok hata yapıp her duyguyu yaşayıp tüm tatları tatmış olanlar mı daha iyi melek olur yoksa hiçbir hatası olmayan, etik duvarını bir an bile geçmeyi düşünmemiş, arkasını merak etmemişler mi daha iyi melek olur?
Melek sonradan mı olunur yoksa melek mi doğulur?
Eğer melek doğuluyorsa nasıl yardım edebilir melekler insanlara onları anlamadan? Tüm insanlara uyacak bir yardım şekli mi var? İnsanlar kendine yardım etmenin kurallarını bilse daha iyi olmaz mıydı? O zaman herkes kendi kendine yardım edemez miydi? Ama o zaman meleklere ihtiyaç kalmaz mıydı?
Hangisi daha gerçek? İçinde yaşadığımız, bazı duyguları, karmaşayı örten, boyutun üzerine çıkabilmeyi engelleyen yeşil ışık mı; yoksa başlangıcı olmayan merdivenin sonunda tüm gücüyle parlayan, içine çağıran, içine girdiğinde parlaklığıyla kör edecek, hücrelerin de derinini aydınlatacak olan masalsı beyaz ışık mı?
Merdivenin başı yok mu? Var mı? Nasıl ulaşılır oraya? Tarifi var mı? Sıkıntı oraya gidememekte mi? Sır oraya gidince çözülecek mi?
Hayatın bir anlamı var mı? Anlam o ışıkta mı?
Korku ne demek? Neden korkulur? Ölmekten mi? Kötü bir hayat yaşamaktan mı? Kötü bir hayat nedir?
Önemli nedir? Ne daha önemlidir?
Kazanmak nedir? Kazanmak göreceli midir? Kurallar neden vardır? Kurallara ne gerek var?
Dünya neden bu kadar öznel?
Dünyada öznellik bu kadar normalken, özgün olan insan neden farklı sayılır?
Thursday, 29 March 2007
Siempre pienso en ti...
Ne kadar güzel bir sokak!
Daha içeri doğru yürümeden, sadece başından bakınca bile kendini sevdiriyor. Karşı koymadan çekiciliğine içeriye doğru yürümeye başlıyorum. Attığım her adımda daha çok seviyorum bu sokağı. Daha ileriye gittikçe o kadar güzel şeyler görüyorum ki, zamanla kaptırıyorum kendimi enfes manzaraya. Yalnız zaman zaman dikkatimi çeken birşey oluyor. Evlerin arasında daracık karanlık boşluklar görüyorum. Ne oldukları belli değil. İrkiliyorum. Ama sokak öyle güzel ki, umursamıyorum. Ötesini araştırmıyorum. Sadece görünmez bir güçle içine doğru çekiliyorum. Rengarenk çiçekler, tatlı melodiler, görünmez gülüşmeler... Cennette miyim acaba?
Farkında olmadan hava kararmaya başlıyor. Kararırken bile hala güzel. Küçük ışıklar dansetmeye başlıyorlar. Karanlık boşluklar iyice görünmez oluyor. Sorgulamadan seviyorum artık bu sokağı. Ağzım açık sokağın küçük ışıklarını ve gökyüzünden sokağa akan yıldızları izlerken kendimi bir anda yerde buluyorum başımda hafif bir sızıyla. Kendime geldiğimde önümde bir duvar görüyorum. Duvarda da küçük bir kan lekesi... Benim kanım. Çarpıvermişim duvara. Duvarın arkasından bir şarkının çalındığını duyuyorum. Öylesine güzel bir şarkı ki duvarı bir an önce aşıp o şarkıya ulaşmak için sonsuz bir heves duyuyorum. Duvarı baştan sona gözden geçiriyorum. Çok sağlam görünmüyor aslında. Peki nasıl geçebilirim buradan? Kapısı yok. Tırmanayım desem, onu da yapamam. Yıkmaya çalışıyorum duvarı. Olmuyor! İtiyorum, var gücümle itiyorum. Olmuyor. Ama yılmıyorum. Devam et diyorum kendime. Elbet bir yolunu bulacaksın.
Günlerce uğraştan sonra yorgun düşüyorum. Sesleniyorum diğer tarafa belki birisi duyar da bana bir yol gösterir diye ama nafile. Şarkı da gittikçe zayıflıyor. Bitmesini istemiyorum ama elimden de bir şey gelmiyor.
Bitmesin...
Çok uğraştım duvarı aşmak için. Çok şey verdim kendimden. Uykumdan, yiyeceğimden, içeceğimden fedakarlık ettim. Lütfen biri bir şeyler yapsın. Yardım edin. Diğer tarafa geçmeliyim.
LÜTFEN!
LÜTFEn!
LÜTFen!
LÜTfen!
LÜtfen!
Lütfen!
lütfen!
Şarkı zayıfladıkça içim daha çok acımaya, sesim çıkmamaya başlıyor. Gözlerimde yaşlarla geri dönüyorum. Geçtiğim yerleri tekrar görüyorum. Yine aynı güzellik, aynı sıcaklık. Fakat bu sefer karanlık boşluklar daha çok batmaya başlıyor gözüme. Çok irkiliyorum hatta bazen korkuyorum. Son bir umutla arkamı dönüp duvara bakıyorum. Aynı. Taviz vermeyeceğim der gibi kasılıyor karşımda. Tam başımı çevirip yoluma devam edecekken bir parıltı görüyorum. Çok cılız. Gözlerim beni aldatıyor sanıyorum. Daha dikkatli bakıyorum. Evet, evet. Bir şey var orada. Yanıp yanıp sönüyor. Tekrar duvara doğru yürümeye başlıyorum. Şarkı tekrar kulaklarıma çalınmaya başlıyor. Şu ezginin güzelliğine bak. Ben duvara yaklaştıkça parıltı belirginleşmeye başlıyor. Duvarın dibine geliyorum. Parıltı küçük bir delikten göz kırpıyor bana. Sesleniyorum. Cevap vermiyor önce. Yalvarıyorum. Artık çok yoruldum. Yardım et bana. Sadece içeriyi bir kez olsun görebilmek istiyorum. BENİ İÇERİ AL!
-Alamam.
-Neden?
-İçerisi büyülü.
-Nasıl yani?
-Görmek iyi gelmeyecek sana. Üzüleceksin. Oraya girdiğinde aklın başından gidecek. Ayrılmak istemeyeceksin.
-Ben de ayrılmam o zaman!
-Orada kalmana izin yok. Bir gün gitmeki terk etmek zorundasın. Bunu kaldıramazsın.
-Ama...
Ne dediysem dinletemedim parıltıya.
-Peki neden gösterdin kendini? Ben tam vazgeçmişken neden döndürdün beni yolumdan? Haksızlık değil mi?
-Gitmeni izleyemedim. Gitmeni hazmedemedim. İçeride olanlara seni çekemedim de. Anlamıyorsun.
-Neyi?
-...
-Neler oluyor bu duvarın arkasında bilmek istiyorum.
-Hata ettim sanırım. Ben sadece güneşin içindeki küçük bir pırıltıyım. Geri döndürmemeliydim seni.
-Ama döndüm işte.
-Geldiğin yere dönmelisin.
-Hayır.
-Dönmelisin.
-Neden?
-Seni buraya getirmeye hakkım yoktu. Afedersin. Ben sana yardım edemem. Hadi, git şimdi.
-Peki ya bu şarkı nereden geliyor?
-Cennetin özünden. O yüzden aldanıyorsun zaten.
-??
-O kadar saf ve cahilsin ki! Belki de bu yüzden...
-Belki de bu yüzden?
-Nasıl olduğunu anlayamadım. Seni incitmek istememiştim.
-Nasıl incitebilirsin ki beni? Bırak da yanında kalayım.
-Kalamazsın!
-Neden?!
-Çünkü seni seviyorum! Ama o kadar küçük bir pırıltıyım ki bu parlak ışıkta! Sen kayboluyorsun içinde. Duvara yakın durmazsam göremiyorum seni. Başka ışıklara gittiğini görmek çok yakıyor canımı. Ama duvarı geçmeme de izin yok! Ben de bulamıyorum çıkar bir yol. Onun için en iyisi sen git, ben de parlak ışığa karışırım birgün nasıl olsa.
-Hayır. Bu duvarın dibinden hiçbir yere ayrılmayacağım. Belki bir gün daha çok parlarsın diye bekleyeceğim. Sakın ayrılma duvarın yanından. Hep benimle kal, zayıflayıp ölene dek.
Başımı dizlerimin arasına alıp öylece oturuyorum duvar dibinde. Her geçen gün zayıflıyor parıltı. Direnmeye çalışıyor. Tüm gücüyle parlamaya çalışıyor.
Zayıflıyor.
Zayıflıyorum.
Tükeniyoruz ağır ağır.
Parlak ışık onu emiyor, karanlıksa beni...
Sokak hala cıvıldıyor başkalarını da zayıflatabilmek için.
Ve ben kulağımda cennetin şarkısı, avucumda sönmekte olan bir pırıltıyla kapıyorum gözlerimi bu dünyaya sonsuza dek.
Daha içeri doğru yürümeden, sadece başından bakınca bile kendini sevdiriyor. Karşı koymadan çekiciliğine içeriye doğru yürümeye başlıyorum. Attığım her adımda daha çok seviyorum bu sokağı. Daha ileriye gittikçe o kadar güzel şeyler görüyorum ki, zamanla kaptırıyorum kendimi enfes manzaraya. Yalnız zaman zaman dikkatimi çeken birşey oluyor. Evlerin arasında daracık karanlık boşluklar görüyorum. Ne oldukları belli değil. İrkiliyorum. Ama sokak öyle güzel ki, umursamıyorum. Ötesini araştırmıyorum. Sadece görünmez bir güçle içine doğru çekiliyorum. Rengarenk çiçekler, tatlı melodiler, görünmez gülüşmeler... Cennette miyim acaba?
Farkında olmadan hava kararmaya başlıyor. Kararırken bile hala güzel. Küçük ışıklar dansetmeye başlıyorlar. Karanlık boşluklar iyice görünmez oluyor. Sorgulamadan seviyorum artık bu sokağı. Ağzım açık sokağın küçük ışıklarını ve gökyüzünden sokağa akan yıldızları izlerken kendimi bir anda yerde buluyorum başımda hafif bir sızıyla. Kendime geldiğimde önümde bir duvar görüyorum. Duvarda da küçük bir kan lekesi... Benim kanım. Çarpıvermişim duvara. Duvarın arkasından bir şarkının çalındığını duyuyorum. Öylesine güzel bir şarkı ki duvarı bir an önce aşıp o şarkıya ulaşmak için sonsuz bir heves duyuyorum. Duvarı baştan sona gözden geçiriyorum. Çok sağlam görünmüyor aslında. Peki nasıl geçebilirim buradan? Kapısı yok. Tırmanayım desem, onu da yapamam. Yıkmaya çalışıyorum duvarı. Olmuyor! İtiyorum, var gücümle itiyorum. Olmuyor. Ama yılmıyorum. Devam et diyorum kendime. Elbet bir yolunu bulacaksın.
Günlerce uğraştan sonra yorgun düşüyorum. Sesleniyorum diğer tarafa belki birisi duyar da bana bir yol gösterir diye ama nafile. Şarkı da gittikçe zayıflıyor. Bitmesini istemiyorum ama elimden de bir şey gelmiyor.
Bitmesin...
Çok uğraştım duvarı aşmak için. Çok şey verdim kendimden. Uykumdan, yiyeceğimden, içeceğimden fedakarlık ettim. Lütfen biri bir şeyler yapsın. Yardım edin. Diğer tarafa geçmeliyim.
LÜTFEN!
LÜTFEn!
LÜTFen!
LÜTfen!
LÜtfen!
Lütfen!
lütfen!
Şarkı zayıfladıkça içim daha çok acımaya, sesim çıkmamaya başlıyor. Gözlerimde yaşlarla geri dönüyorum. Geçtiğim yerleri tekrar görüyorum. Yine aynı güzellik, aynı sıcaklık. Fakat bu sefer karanlık boşluklar daha çok batmaya başlıyor gözüme. Çok irkiliyorum hatta bazen korkuyorum. Son bir umutla arkamı dönüp duvara bakıyorum. Aynı. Taviz vermeyeceğim der gibi kasılıyor karşımda. Tam başımı çevirip yoluma devam edecekken bir parıltı görüyorum. Çok cılız. Gözlerim beni aldatıyor sanıyorum. Daha dikkatli bakıyorum. Evet, evet. Bir şey var orada. Yanıp yanıp sönüyor. Tekrar duvara doğru yürümeye başlıyorum. Şarkı tekrar kulaklarıma çalınmaya başlıyor. Şu ezginin güzelliğine bak. Ben duvara yaklaştıkça parıltı belirginleşmeye başlıyor. Duvarın dibine geliyorum. Parıltı küçük bir delikten göz kırpıyor bana. Sesleniyorum. Cevap vermiyor önce. Yalvarıyorum. Artık çok yoruldum. Yardım et bana. Sadece içeriyi bir kez olsun görebilmek istiyorum. BENİ İÇERİ AL!
-Alamam.
-Neden?
-İçerisi büyülü.
-Nasıl yani?
-Görmek iyi gelmeyecek sana. Üzüleceksin. Oraya girdiğinde aklın başından gidecek. Ayrılmak istemeyeceksin.
-Ben de ayrılmam o zaman!
-Orada kalmana izin yok. Bir gün gitmeki terk etmek zorundasın. Bunu kaldıramazsın.
-Ama...
Ne dediysem dinletemedim parıltıya.
-Peki neden gösterdin kendini? Ben tam vazgeçmişken neden döndürdün beni yolumdan? Haksızlık değil mi?
-Gitmeni izleyemedim. Gitmeni hazmedemedim. İçeride olanlara seni çekemedim de. Anlamıyorsun.
-Neyi?
-...
-Neler oluyor bu duvarın arkasında bilmek istiyorum.
-Hata ettim sanırım. Ben sadece güneşin içindeki küçük bir pırıltıyım. Geri döndürmemeliydim seni.
-Ama döndüm işte.
-Geldiğin yere dönmelisin.
-Hayır.
-Dönmelisin.
-Neden?
-Seni buraya getirmeye hakkım yoktu. Afedersin. Ben sana yardım edemem. Hadi, git şimdi.
-Peki ya bu şarkı nereden geliyor?
-Cennetin özünden. O yüzden aldanıyorsun zaten.
-??
-O kadar saf ve cahilsin ki! Belki de bu yüzden...
-Belki de bu yüzden?
-Nasıl olduğunu anlayamadım. Seni incitmek istememiştim.
-Nasıl incitebilirsin ki beni? Bırak da yanında kalayım.
-Kalamazsın!
-Neden?!
-Çünkü seni seviyorum! Ama o kadar küçük bir pırıltıyım ki bu parlak ışıkta! Sen kayboluyorsun içinde. Duvara yakın durmazsam göremiyorum seni. Başka ışıklara gittiğini görmek çok yakıyor canımı. Ama duvarı geçmeme de izin yok! Ben de bulamıyorum çıkar bir yol. Onun için en iyisi sen git, ben de parlak ışığa karışırım birgün nasıl olsa.
-Hayır. Bu duvarın dibinden hiçbir yere ayrılmayacağım. Belki bir gün daha çok parlarsın diye bekleyeceğim. Sakın ayrılma duvarın yanından. Hep benimle kal, zayıflayıp ölene dek.
Başımı dizlerimin arasına alıp öylece oturuyorum duvar dibinde. Her geçen gün zayıflıyor parıltı. Direnmeye çalışıyor. Tüm gücüyle parlamaya çalışıyor.
Zayıflıyor.
Zayıflıyorum.
Tükeniyoruz ağır ağır.
Parlak ışık onu emiyor, karanlıksa beni...
Sokak hala cıvıldıyor başkalarını da zayıflatabilmek için.
Ve ben kulağımda cennetin şarkısı, avucumda sönmekte olan bir pırıltıyla kapıyorum gözlerimi bu dünyaya sonsuza dek.
Come what may...
Ya no se como olvidarte
Como arrancarte de mis adentros
Desde que te marchaste
Vivia un tormento
Ya no quiero recordarte
Ni siquiera ni un momento
Pero llevo tu imagen
Grabada en mi pensamiento
Yo quiero vivir distante, eh eh eh
Todo aquello que era nuestro
Pero el aire me trage
Aroma de recuerdo
No me pidas que me calle
Y tu no sabes lo que siento
Masecho una herida
En mis sentimientos
Tuesday, 27 March 2007
Todo se transforma...
Müziğin dokusu, rahatlığı sarmalıyor gökyüzünü ve yıldızları. Çekerken tertemiz havayı ciğerlerime delicesine bir hayat sevgisi düşüyor içime. Korkutuyor bazen.
"Döneceksin Diye Söz Ver
Günesin ufka deydigi yer,
Oraya git ama yine gel,
Döneceksin diye söz ver.
Böylesi hepsinden güzel,
Git özlet kendini yine gel,
Döneceksin diye söz ver.
Dinle uzaktan,
Çalan sarki hicazdan,
Yaktik seninle biz bir yangini yeni bastan,
Dinle uzaktan,
Küllerin arasindan,
Madem hersey biter,
Yine baslar yeni bastan.
Bana ne olur ellerini ver,
Gideceksin ama yine gel
Döneceksin diye söz ver."
Anlamadığım dillerdeki şarkılar nasıl etkiliyor beni. Sesin tınısı öyle içli ve güzel ki! Okçuklar saplanıyor sol içteki kırmızıma. Ezgiler uçuşuyor etrafta. Elimi uzatıyorum onları yakalamak için. Tutmak mümkün mü? Bazıları çok kıvrak. Tam yakalayacakken diğer tarafa kaçıveriyor. Bazılarıysa saten gibi. Tutabilsem bile tebessüm ede ede kayıp gidiyor ellerimden kendi yoluna. Arkasında kıkır kıkır gülücük sesleri bırakarak.
...
En fin, todo se transforma...
"Döneceksin Diye Söz Ver
Günesin ufka deydigi yer,
Oraya git ama yine gel,
Döneceksin diye söz ver.
Böylesi hepsinden güzel,
Git özlet kendini yine gel,
Döneceksin diye söz ver.
Dinle uzaktan,
Çalan sarki hicazdan,
Yaktik seninle biz bir yangini yeni bastan,
Dinle uzaktan,
Küllerin arasindan,
Madem hersey biter,
Yine baslar yeni bastan.
Bana ne olur ellerini ver,
Gideceksin ama yine gel
Döneceksin diye söz ver."
Anlamadığım dillerdeki şarkılar nasıl etkiliyor beni. Sesin tınısı öyle içli ve güzel ki! Okçuklar saplanıyor sol içteki kırmızıma. Ezgiler uçuşuyor etrafta. Elimi uzatıyorum onları yakalamak için. Tutmak mümkün mü? Bazıları çok kıvrak. Tam yakalayacakken diğer tarafa kaçıveriyor. Bazılarıysa saten gibi. Tutabilsem bile tebessüm ede ede kayıp gidiyor ellerimden kendi yoluna. Arkasında kıkır kıkır gülücük sesleri bırakarak.
...
En fin, todo se transforma...
Monday, 26 March 2007
I'm a liar,It's my secret no one knows . I'm a liar,I've given up my wings.
Gitar telinin yumuşaklığı var kalbimde. Hayat ritmimi koruyorum genelde. İniş çıkışlarım oluyor her enstrümanda olduğu gibi.
Seçimlerim oluyor. Seçimlerim tetikliyor iniş çıkışları. Ama tellerime dokunan görünmez parmaklar yumuşacık, sıcacık, güvenli ritmime geri dönmemi sağlıyor bir şekilde.
Yalnız benliğime başka sesler aktığı da oluyor. Pişman olmadığım seçimlerime başkaları benim yerime pişman olmaya çalıştığında; acı, güçlü, yoğun bir keman çığlığı boşalıyor ruhumdan aşağı. Öyle bir çığlık ki benim sesimi içinde eziyor. Kendi sesimi duyamıyorum, duyamayınca unutuyorum. O çığlık tüm hücrelerimi dolaşıyor tek tek. İşi bitince benimle, alıp götürünce güzelliği, tuzlu bir yaş olup kirpiklerimi ıslatıyor. Herşeyi aldığı yetmezmiş gibi bir de gözümü yakıyor.
Eksilen güzelliğin yerine yenisini koymaksa her geçen gün güçleşmeye başlıyor. Hayallerime sarılıyorum sımsıkı. Acı çığlıkların açtığı her boşluğun yerine bir tuğla koyuyorum. Peki ya duvarı tamamlarsam ne olacak?
Yenilenmek gerekiyor zaman zaman...
Zaman aynı kalmıyor.
Hayat aynı kalmıyor.
Peki ben?
Ben de aynı kalmıyorum.
Değişime inanıyorum. Kelimelerin gücüne inanıyorum. Düşünmeye, yaratmaya inanıyorum. Bu benim ilk kendimi açma girişimim. Yazılarımın kaderini değiştirebilecek miyim? Kağıtlarda, sadece benim görebileceğim hatta bazen görmediğim yerlerde durmaktan sıkıldılar. Harflerim ruhumdan çıkmaya can atıyor ama aşamıyorlar demir parmaklıkları. Neyse ki kalp ve mantık ülkemin iktidarına gelen hükümet af çıkardı harflerime. Bakalım bu esneklik nereye kadar sürecek. Vatana ve millete hayırlı olsun.
P.S. : Seçim kampanyamın farkında olmadan en büyük yatırımcısı olan canım Ebjü'me teşekkürler. Sen, içinin güzelliği, kaleminin gücü, fotoğraflarının ışığı, deli taşikardin olmasaydı sanırım af hiç çıkmayacaktı.
Hayat aynı kalmıyor.
Peki ben?
Ben de aynı kalmıyorum.
Değişime inanıyorum. Kelimelerin gücüne inanıyorum. Düşünmeye, yaratmaya inanıyorum. Bu benim ilk kendimi açma girişimim. Yazılarımın kaderini değiştirebilecek miyim? Kağıtlarda, sadece benim görebileceğim hatta bazen görmediğim yerlerde durmaktan sıkıldılar. Harflerim ruhumdan çıkmaya can atıyor ama aşamıyorlar demir parmaklıkları. Neyse ki kalp ve mantık ülkemin iktidarına gelen hükümet af çıkardı harflerime. Bakalım bu esneklik nereye kadar sürecek. Vatana ve millete hayırlı olsun.
P.S. : Seçim kampanyamın farkında olmadan en büyük yatırımcısı olan canım Ebjü'me teşekkürler. Sen, içinin güzelliği, kaleminin gücü, fotoğraflarının ışığı, deli taşikardin olmasaydı sanırım af hiç çıkmayacaktı.
Subscribe to:
Posts (Atom)