Ne kadar güzel bir sokak!
Daha içeri doğru yürümeden, sadece başından bakınca bile kendini sevdiriyor. Karşı koymadan çekiciliğine içeriye doğru yürümeye başlıyorum. Attığım her adımda daha çok seviyorum bu sokağı. Daha ileriye gittikçe o kadar güzel şeyler görüyorum ki, zamanla kaptırıyorum kendimi enfes manzaraya. Yalnız zaman zaman dikkatimi çeken birşey oluyor. Evlerin arasında daracık karanlık boşluklar görüyorum. Ne oldukları belli değil. İrkiliyorum. Ama sokak öyle güzel ki, umursamıyorum. Ötesini araştırmıyorum. Sadece görünmez bir güçle içine doğru çekiliyorum. Rengarenk çiçekler, tatlı melodiler, görünmez gülüşmeler... Cennette miyim acaba?
Farkında olmadan hava kararmaya başlıyor. Kararırken bile hala güzel. Küçük ışıklar dansetmeye başlıyorlar. Karanlık boşluklar iyice görünmez oluyor. Sorgulamadan seviyorum artık bu sokağı. Ağzım açık sokağın küçük ışıklarını ve gökyüzünden sokağa akan yıldızları izlerken kendimi bir anda yerde buluyorum başımda hafif bir sızıyla. Kendime geldiğimde önümde bir duvar görüyorum. Duvarda da küçük bir kan lekesi... Benim kanım. Çarpıvermişim duvara. Duvarın arkasından bir şarkının çalındığını duyuyorum. Öylesine güzel bir şarkı ki duvarı bir an önce aşıp o şarkıya ulaşmak için sonsuz bir heves duyuyorum. Duvarı baştan sona gözden geçiriyorum. Çok sağlam görünmüyor aslında. Peki nasıl geçebilirim buradan? Kapısı yok. Tırmanayım desem, onu da yapamam. Yıkmaya çalışıyorum duvarı. Olmuyor! İtiyorum, var gücümle itiyorum. Olmuyor. Ama yılmıyorum. Devam et diyorum kendime. Elbet bir yolunu bulacaksın.
Günlerce uğraştan sonra yorgun düşüyorum. Sesleniyorum diğer tarafa belki birisi duyar da bana bir yol gösterir diye ama nafile. Şarkı da gittikçe zayıflıyor. Bitmesini istemiyorum ama elimden de bir şey gelmiyor.
Bitmesin...
Çok uğraştım duvarı aşmak için. Çok şey verdim kendimden. Uykumdan, yiyeceğimden, içeceğimden fedakarlık ettim. Lütfen biri bir şeyler yapsın. Yardım edin. Diğer tarafa geçmeliyim.
LÜTFEN!
LÜTFEn!
LÜTFen!
LÜTfen!
LÜtfen!
Lütfen!
lütfen!
Şarkı zayıfladıkça içim daha çok acımaya, sesim çıkmamaya başlıyor. Gözlerimde yaşlarla geri dönüyorum. Geçtiğim yerleri tekrar görüyorum. Yine aynı güzellik, aynı sıcaklık. Fakat bu sefer karanlık boşluklar daha çok batmaya başlıyor gözüme. Çok irkiliyorum hatta bazen korkuyorum. Son bir umutla arkamı dönüp duvara bakıyorum. Aynı. Taviz vermeyeceğim der gibi kasılıyor karşımda. Tam başımı çevirip yoluma devam edecekken bir parıltı görüyorum. Çok cılız. Gözlerim beni aldatıyor sanıyorum. Daha dikkatli bakıyorum. Evet, evet. Bir şey var orada. Yanıp yanıp sönüyor. Tekrar duvara doğru yürümeye başlıyorum. Şarkı tekrar kulaklarıma çalınmaya başlıyor. Şu ezginin güzelliğine bak. Ben duvara yaklaştıkça parıltı belirginleşmeye başlıyor. Duvarın dibine geliyorum. Parıltı küçük bir delikten göz kırpıyor bana. Sesleniyorum. Cevap vermiyor önce. Yalvarıyorum. Artık çok yoruldum. Yardım et bana. Sadece içeriyi bir kez olsun görebilmek istiyorum. BENİ İÇERİ AL!
-Alamam.
-Neden?
-İçerisi büyülü.
-Nasıl yani?
-Görmek iyi gelmeyecek sana. Üzüleceksin. Oraya girdiğinde aklın başından gidecek. Ayrılmak istemeyeceksin.
-Ben de ayrılmam o zaman!
-Orada kalmana izin yok. Bir gün gitmeki terk etmek zorundasın. Bunu kaldıramazsın.
-Ama...
Ne dediysem dinletemedim parıltıya.
-Peki neden gösterdin kendini? Ben tam vazgeçmişken neden döndürdün beni yolumdan? Haksızlık değil mi?
-Gitmeni izleyemedim. Gitmeni hazmedemedim. İçeride olanlara seni çekemedim de. Anlamıyorsun.
-Neyi?
-...
-Neler oluyor bu duvarın arkasında bilmek istiyorum.
-Hata ettim sanırım. Ben sadece güneşin içindeki küçük bir pırıltıyım. Geri döndürmemeliydim seni.
-Ama döndüm işte.
-Geldiğin yere dönmelisin.
-Hayır.
-Dönmelisin.
-Neden?
-Seni buraya getirmeye hakkım yoktu. Afedersin. Ben sana yardım edemem. Hadi, git şimdi.
-Peki ya bu şarkı nereden geliyor?
-Cennetin özünden. O yüzden aldanıyorsun zaten.
-??
-O kadar saf ve cahilsin ki! Belki de bu yüzden...
-Belki de bu yüzden?
-Nasıl olduğunu anlayamadım. Seni incitmek istememiştim.
-Nasıl incitebilirsin ki beni? Bırak da yanında kalayım.
-Kalamazsın!
-Neden?!
-Çünkü seni seviyorum! Ama o kadar küçük bir pırıltıyım ki bu parlak ışıkta! Sen kayboluyorsun içinde. Duvara yakın durmazsam göremiyorum seni. Başka ışıklara gittiğini görmek çok yakıyor canımı. Ama duvarı geçmeme de izin yok! Ben de bulamıyorum çıkar bir yol. Onun için en iyisi sen git, ben de parlak ışığa karışırım birgün nasıl olsa.
-Hayır. Bu duvarın dibinden hiçbir yere ayrılmayacağım. Belki bir gün daha çok parlarsın diye bekleyeceğim. Sakın ayrılma duvarın yanından. Hep benimle kal, zayıflayıp ölene dek.
Başımı dizlerimin arasına alıp öylece oturuyorum duvar dibinde. Her geçen gün zayıflıyor parıltı. Direnmeye çalışıyor. Tüm gücüyle parlamaya çalışıyor.
Zayıflıyor.
Zayıflıyorum.
Tükeniyoruz ağır ağır.
Parlak ışık onu emiyor, karanlıksa beni...
Sokak hala cıvıldıyor başkalarını da zayıflatabilmek için.
Ve ben kulağımda cennetin şarkısı, avucumda sönmekte olan bir pırıltıyla kapıyorum gözlerimi bu dünyaya sonsuza dek.
2 comments:
Ne kadar guzel yazmissin Duygu'cum...
Teşekkür ederim hocam. Takip ettiğinizi görmek beni çok mutlu etti. :)
Post a Comment